13 Ocak 2011 Perşembe

YARIM AĞAÇ


19 Nisan 2010 Pazartesi
Dün sabah son haftalarda her Pazar olduğu gibi gurup arkadaşlarımla bisiklet gezisine katılmak için yola çıktım. Turlar ya bu yakada yada karşı yakada oluyor ve karşıda olursa Eminönü veya Kabataştan gemiye biniyorum. Bu yakadaysada Eminönü veya Beşiktaşta buluşuyoruz.
Bu seferki gezimiz Belgrat Ormanınaydı ve buluşma yerimiz Beşiktaştı. Ben bu turlara giderken hep sahil yolunu kullanıyorum. Sahile çıkmak için Yedikule İstasyon Caddesi boyunca ilerleyip tren yolunun altından geçip Narlıkapı Caddesinden geçerek Samatya sahiline ulaşıyorum. Yine aynı yolu kullanarak Narlıkapı Cadedsinde ilerliyordum. Hani şu Aydın Boysan’ın doğup büyümekle öğündüğü Narlıkapı. Burası çok şirin bir yerdir ve yaşamım boyunca hep çok param olup buradan bir ev alacağımı hayal ettim. Hala da ediyorum. Caddenin sağ tarafında yıkık dökük İstanbul surları, onun önünde ise sahil yolu ve deniz var. Solda ise evler var. Genellikle bahçeli eski evler. Bazıları yanmış, bazıları yıkılmış. Ama bazıları hala zamana karşı koyup ayakta kalmaya çalışıyorlar veya satın alan yeni sahipleri tarafından onarıldılar. Bu evlerin manzarası gündüz ayrı güzel gece ise ayrı güzeldir. Evler denize bakarlar. Gece olup Samatya, Zeytinburnu açıklarına demirleyen gemiler ışıklarını yakınca pırlanta tanelerden yapılmış kolye gibi parıldayarak göz kamaştırırlar. Eskiden bu surların dibi kumsalmış. İnsanlar bu surlardaki kapıdan denize inerlermiş. Balıkçılar sabah buradan sahile inip kayıkları ile denize açılır, akşam eşleri, çocuklar, sevgilileri o sahilde onların balıktan dönüşünü beklerlermiş. Benim çocukluğumda da burası doldurulup yol yapılmıştı ama bu kadar geniş bir alan değildi. O zaman balıkçılar kayaların üzerine yaptıkları çekeklerden kayıklarını denize salar, gelincede tekrar çekeğe çekerlerdi. Haziran ayı geldiğinde sahil boyunca kat kat çamaşır ipi gibi ipler gerilir ve bu iplere kuyruklarından bağlanmış uskumru balıkları güneşte kurutularak çiroz yapılırdı. Şimdiki çocuklar çirozu bilmez.Nereden bilsinler ki, biz bile adını olmasada tadını unuttuk.

İşto o caddede bir kez daha bisikletimle giderken solda kaldırım kenarındaki bir ağaç dikkatimi çekti. Bu semtte 48 yıldır yaşıyorum ve o ağacın önünden yüzlerce kez geçmiş olmama rağmen hiç ilgimi çekmemişti. Ben yıllarca bakmışım ama görmemişim. Önce kararsız kaldım. Sonra durup geri döndüm ve ağacın fotoğrafını çektim. Ağacın ilgimi çeken yanı boyuna olarak yarısının olmamasıydı. Caddeye bakan yarısı yoktu ve içi adeta kabuk bağlamıştı. Üzerindeki dallarının uçlarında İngilizcede terminal budd diye anılan tomurcuklar vardı. Bu ağacın hala yaşadığını gösteriyordu.
Bisikletime binip yola devam ederken hala o yaşama sıkı sıkıya tutunan o ağacı düşünüyordum. İnsanlar bu kadar yaşama bağlı olamıyorlar, en azından bazıları. En ufak bir güçlükte hemen pes edip karamsarlığa kapılıyoruz. Yaşama sarılmıyoruz. Oysa yaşamak o kadar güzel ve değerliki onun her anını hakkını vererek yaşamamız, her güçlüğe karşı koymamız lazım. Asla pes etmemeliyiz. Ne diye işlerimiz ters gidiyor, kazancımız yetmiyor diye mutsuz olup kahrediyoruz. Sevdiğinizi başkasına mı verdiler veya sevdiğiniz sizi terk mi etti boşverin. Yaşamanıza bakın üstelik her anından zevk alarak. Eğer içinde bulunduğunuz durumu değiştirme olanağına sahipseniz değiştirmeye çalışın. Değiştiremediyseniz veya bu durum sizden kaynaklanmıyorsa var olanla yetinip elinizdekiler ile mutlu olmaya bakın.
Bir ağaç kadar bile olamayacak mıyız? Ağaç gövdesinin yarısını kaybetmiş ama onu yaşama bağlayan kökleri hala toprakta. Ağacın köklerinin yerini bizde umut alıyor. Umudunuzu hiç bir zaman kaybetmeyin. Umut olmazsa yaşama sarılmak için neden olmaz. Her şartta içinizdeki bir mucize beklentisinin sönmesine izin vermeyin. Yaşamınız boyunca her gün yeni bir beklenti, yeni bir şanstır.Sizce mutlu olmak ve iyi yaşamak çok paranız olmasıyla mı ilintili, yoksa istediğiniz her şeye sahip olmanızla mı? Bence paranız olmasa, istediğiniz her şeye sahip olmasanızda yaşamdan tat alabilirsiniz yeter ki isteyin ve yaşamayı bilin.