13 Ocak 2011 Perşembe

KÖMÜR LİMANI VE GERİ DÖNÜŞ 3. GÜN

25 Ağustos 2010 Çarşamba
Gece boyunca rüzgardan ve dalga sesinden aralıklı olarak uyudum. Çadırın arkasından esen rüzgar çadırı yatırıyordu. Çadır bezi yüzüme temas edip rahatsız etmesin diye baş ucum olarak giriş kapısı tarafını seçtim. Eğimden dolayı aşağı doğru kaydığımdan rahatsız oldum. Sonunda sabah 8.00 de kalktım. Kamp yeri henüz hareketlenmemişti.




Yarım ekmek, ton balığı ve şeftaliden oluşan kahvaltımı yapıp üzerine suyumuda içtikten sonra etrafı gezmeye çıktım.

Asıl amacım yarın çıkacağım yokuşu yakından görebilmekti.

Kamp yerinin girişindeki çeşmeye kadar çıktım. Burada 3 tane çeşme ve 1 tuvalet var. O kadar suyu yanımda boşuna taşımışım. Onların yerine başka şeyler alıp taşıyabilirdim.

Geri döndüğümde dalgıçlar hareketlenmişlerdi. Bütün giysi, alet ve edavatları adeta sergilenircesine sahile dizilmişlerdi.



Etraf bir panayır yeri gibiydi. Genç, yaşlı, erkek, kadın bir sürü insan hummalı bir faaliyet içindeydi. Dalma eğitimi alacaklar giysilerini giymeye çalışırken sıralarının gelmesini bekleyenler ise kenarda oturmuş heyecanla bekliyorlardı.

Bir yandan da yaklaşık 4 ayrı dalma okulunun kompresörleri tüpleri doldurmak için homurdanarak çalışıyorlardı. Böyle bir şeyi ilk kez gördüğümden benim oldukça ilgimi çekti. Gördüğünüz değişik şekilli çadırlar Quachua marka ve rüzgardan benim çadırımdan daha az etkileniyor.

Kıyı boyunca yürüyüp sol taraftaki kayalıklara gidip oturdum.

Bu taraftan koyun panaromik görünüşü.

Benim çadırım tam karşıda.

Su cam gibi.

Birde kendimi çekeyim.

Martılar adeta dans edercesine gök yüzünde süzülüyorlar.

Rüzgar arkamızdan yani doğudan estiğinden denizde dalga yok. Açıklarda ise dalgalar köpürüyor.

Dalma eğitimi alanlar denize girmeye başladılar. Bense havanın biraz daha ısınmasını bekliyorum.

Sonunda cesaretimi toplayıp şnorkel ve maskemi alıp denize girdim ama az sonra ayaklarım dondu. Ayaklarımı dışarıda tutup hiç çırpmadan sahile yüzdüm ve kendimi dışarı attım. Bu arada sadece 3 – 4 tane minik balık gördüm. Benim gibi alışık olmayanın bu suda kalamayacağına karar verdim. Çıkıp yine fotoğraf çekmeye başladım. Öğle yemeği menüm yine aynı.

Bulutlar adeta bir tablo gibi duruyorlar.


Dalgıçlar suyun içinde kara kurbağalara benziyorlar.

Bu arada arkamdaki vadiden esen rüzgar iyice hızını arttırdı. Çadır adeta secdeye kapanıyor. Arka taraftaki çubukları çadıra bağlayan parçalar koptu. Az önce sözünü ettiğim Quachua çadırlarda böyle bir risk olmadığını gördüm. Yalnız o çadırların ambalajı yuvarlak olduğundan bisiklete nasıl bağlanır o bir soru işareti. Bu çadırlardan almaya karar verdim.

Giderken ilk etapta o tepeye tırmanmam gerekiyor. Kısa mesafede oldukça çok yükseleceğim. Ki bu da yüksek eğim demek. Yolu iyice inceliyorum. Bir kısmını kesin çıkarım ama çok dikleşen bir kısımda ise bisikleti itmem gerekebilir.

Deniz turkuaz rengi.

Yanımdaki tepeye ancak bu kadar tırmanabiliyorum. Sık maki örtüsü geçit vermiyor.

Rüzgar artık fırtına halini aldı. İnsanlar geri dönmek için toplanmaya başladılar. Bense bu fırtınada tek başıma çadırımı istesemde toplayamam. Sahil yavaş yavaş boşalıyor.

Balıkçıların kullandığı tarihi taş ev buradaki tek yapı.

Martılar hala yiyecek arıyorlar.

Gün bir kez daha batıyor. Yarın İstanbula bisiklet ile dönüp dönmeme konusunda kararsızım. Selimpaşadaki bir akrabama uğramam gerekiyor. Bu da yaklaşık 250 km yol demek. Bu rüzgarda karşıdan veya yandan esen rüzgar altında o emniyet şeridi olmayan yolda gitmeye çalışmak büyük risk oluşturacak.

Aynı menüden akşam yemeğimi yedikten sonra çadıra girip her tarafını sıkı sıkı kapattım. Bu gece dünkündende soğuk. Eve telefon edip Cihan’a meteorolojinin sayfasından Çanakkale için rüzgar durumuna bakmasını söyledim. Az sonra aradığımda şu anda 40-60 mil hızla estiğini, sabah 06.00 dan itibaren 30-40 mil hızla eseceğini söyledi. Bu durumda çadırımı daha kolay toplarım ama bisiklet ile veya otobüs ile dönme konusunda hala kararsızım.
Sabah 5.30 da kalkıp malum kahvaltımı yaptım. Ekmeğim ve şeftalim bitti. Sadece ton balıklarım kaldı. Rüzgar durmuş. Bu durumda bisiklet ile dönebilirim. Giyinip çadırımı topladım. Çöplerimi bir poşete koyup yanıma aldım ve 6.30 da yola koyuldum. Burada çöpçü yok. Her tarafa çöpünü gör, çöpünü götür yazmışlar. İnsanlar buna uyuyorlar. Tuvaletide kullanan çıkarken temizleyip bırakıyor. Tuvalet bu şartlarda oldukça temiz. Nede olsa gelen insanlar eğitimli ve kirli bıraktığın tuvaletten çıkarken senden sonra girmek için bekleyen birisi ile de karşılaşıp mahçup olmak var.

Gözümde büyüttüğüm yokuşu çıkmaya başladım.

2400 metrelik çıkıştan sonra yokuş bitti. Daha sonra tepeden güneş merhaba dedi ve demesiylede rüzgar yüzüme doğru esmeye başladı.

Etraf çok güzel ve sessiz. Bu fotoğrafı çekip yola çıktıktan hemen sonra ileride benimle aynı yönde giden 2 iri çoban köpeği ve yavrusunu görünce ne yapacağıma karar veremedim. Etrafta kimse yoktu. Sonunda ne olacaksa olsun deyip bastım pedallara. Allahtan köpekler bana sadece baktılarda rahatça geçip gittim.

Bu şeftalileri arzu ederseniz dalından koparıp satıyorlar. Giderken yorgun olduğumdan ve dizim ağrıdığından durup fotoğraflayamamıştım.


Kara yoluna çıkıp Gelibolu yönüne dönünce rüzgar karşıdan esmeye başladı. 25 km nin üzerine çıkamıyordum. Bu hızım yoruldukça dahada düşeceğinden benim 250 km lik parkuru tamamlamam çok geç saatlere sarkacaktı. Aklıma Saim amcanın siz kendinize ceza vermişsiniz sözü geldi. Bu işi daha fazla zorlamanın anlamı yoktu. Gelibolu otogarına gidip Truva Turizm ile İstanbula döndüm. Bisikletle binemezsin diye kestirip atmayıp araba gelsin bagajda yer varsa bisikletini yükleriz diyen görevli beyefendiye, bagajda valizleri kaydırarak bisikletime yer açan otobüs şoförü ve muavinine çok teşekkür ediyorum. Bisiklet bizim bagaja sığmaz diyerek kestirip atan Metro turizm in şoförüne teessüflerimi sunarım.
Harika bir 3 gün yaşadım. Bu gezinin başlangıcında ve çeşitli safhalarında bana eşlik eden Uğur’a, Gökhan’a, İslam’a ve Serkan’a ayrıca işini bırakıp yanımıza gelerek bizlerle tanışan Yiğit’e çok teşekkür ederim.