13 Ocak 2011 Perşembe

YALIKÖY

14 Mayıs 2010 Cuma
Her gezimde olduğu gibi işe harita üzerinde çalışma yaparak başladım ve gideceğim güzergahı saptadım. Yol google maps e göre 95, mapmyride e göre 93 km görünüyordu ki bu ekstralarıyla 200 km ye yaklaşak bir turu gösteriyordu. Bu mesafeyi hiç gitmemiştim. Yaptığım en fazla yol Yalova, İznik, Yalovaydı ve toplam 150 km idi. Alterntif olarak Çatalcaya dönüp İnceğizden trenle dönebilirdim ki, bu da 150 km olurdu. Hemen 2 ayrı Çatalca rotası hazırlayıp çantama koydum. Böylece A, B ve C planlarım hazırdı.


Create Maps or search from 80 million at MapMyRide
Bu gezimin amacı 1990 lı yıllardan beri adını duyduğum halde bir türlü gidemediğim Yalıköy’ü görmek ve kendimi test etmekti. Önümüzdeki hafta 200 km lik bir tur yapacaktık ve durumumu görmek istiyordum. Asla kimseye bir şeyleri kanıtlamak ve egolarımı tatmin etmek gibi bir amacım yoktur. Hala da makul bir turun günlük 60-70, bilemediniz 100 km olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman güzelliklerin doyumuna ulaşıp insanlarla konuşup araştırma yapabilirsiniz.
Akşam İstanbul da başlayan fırtına ve yağmur moralimi bozdu. Sabah 4.30 a kurduğum saat daha çalmadan ben uyandım. Dışarıya baktım yerler kuruydu ve gökyüzünde yıldızlar vardı. Giyinmeye başladığımda pedli taytımı bulamadım. Bir tayt yüzünden vaz geçemezdim ama pedsiz taytlada bu yolculuk sıkıntı verebilirdi. Saat 5 te bisikletin üzerindeydim. Bir süre sonra pompanın diğer bisikletin üzerinde kaldığını fark edip geri döndüm. Bu bana 2 km ye mal oldu. Demek ki, hazırlığı bir gün önce tamamlamak lazımmış.
Her yer ıssız sokaklar bomboştu. Topkapı minibüs durağı bomboştu.

İnsanlar uyanmadan şehrin dışına çıktım. Her şey çok güzeldi. Gün ağarmıştı. Az sonra 2 köpek saldırdı. Durup bağırınca gittiler. Az sonra bir beton santralinin önünden geçerken 5 köpek daha saldırdı. Bunların niyeti bir öncekilerden daha kötüydü. Ben durup bisikletten inerken ayağım takıldı ve sırt üstü düştüm. Hemen kalkıp köpeklere bağırdım ama nafile söz anlayacak gibi görünmüyorlardı. Bir tanesi sürekli havlayıp üzerime gelerek diğerlerini de cesaretlendiriyordu. Aynı köpeğin arkama dolaşmaya çalıştığını hissedince geriledim ve kendimi zor kurtardım. Yeniden bisikletime binip yola çıktığımda artık 3 şeritli yolun en son şeridinden gitmeye başladım. İlerideki köpeklerde sırayla çıkıp bana havladılar. Askerdeki yemin törenini anımsadım. Sanki ben uygun adım önlerinden geçiyordum onlarsa beğenmeyip olmamış diye tepki gösteriyorlardı. Artık daha fazla bina görmek istemiyordum. İnsanın olduğu yerde köpekte vardı. Sonunda binalar arkamda kaldı ve yalnız olarak yola devam ediyordum. Sol kalçam ve sol elimin başparmağı her pedal çevirdiğimde her vites değiştirdiğimde acıyordu. Henüz yola çıktığım 20 km bile olmamıştı.
Arnavutköyü geçip Çatalca istikametine devam ettim. İleride bir köy göründü. Bu köyde daha önceki Çatalca gezimde Kanola tarlasının fotoğrafını çekmiştim. O tarlaya gelemeden 3 köpek saldırdı. Yine inip bağırdım ama kurtulmak ne mümkün. Bir tanesi havlayıp geri dönenleri tekrar saldırtıyordu. Bir ara geri döndüler. Bisiklete binmemle tekrar taarruza geçtiler. İndim, ilgileri geçince yürümeye başladım. Birkaç kez daha havlayarak geldiler ve ben ancak ilerideki virajı dönüp gözden kaybolunca bisiklete binebildim. Artık köpekleri hiç sevmiyorum. Hoş daha öncede pek sevdiğim söylenemez ya. Acaba şu köpek kovucular işe yarıyor mudur? Yoksa belediye görevlileri gibi yanıma bir kamış birde uyuşturucu iğne mi alsam? Az sonra Kanola tarlalarına geldim ama o güzel sarı çiçekler yoktu. Tarla biçilmişti. Daha sonra Yalıköy yakınlarında yeniden Kanola tarlaları ile karşılaşacağım. Üştelik göz alabildiğine sarıya bezenmiş olarak. Herhalde denize yakın olan kuzey bölgesinde hasat daha geç oluyor. Yalnız anlamadığım şey acaba bu bitkide yağı nereden elde ediyorlar. Gördüğüm kadarı ile zeytin, mısır, ayçiçeği, soya ve fındıkta olduğu gibi tane yok. Yoksa çiçek daha sonra tohum benzeri bir ürün veriyorda oradan mı yağ elde ediliyor. Bu merakımı o yörelerde yaşayan arkadaşların gidermesini rica ediyorum.
45. km de daha önce Çatalca’ya giderken mola verdiğim yerde ilk molamı verdim.

Yol ıssızdı. Arada sırada araba geçiyordu.


Yassıörende bir saldırı teşebbüsü daha oldu ama meydanda minibüsünü yıkayan şoför müdahale edince onu tanıyan köpekler istemeye, istemeye geri döndüler. Haritaya göre köy çıkışındaki dört yol ağzından sağa Boyalıya dönmem gerekiyordu ama ileride 4 değil 3 yol ağzı vardı ve tabela sağa Germe Durusu istikametini gösteriyordu. Herhalde yanılıyorum deyip devam ettim. Az sonra sağa baktığımda muhteşem bir Durusu manzarası vardı. Durusu adeta bana gülümseyerek hafif meşrep bir kadın edası ile göz kırpıp beni davet ediyordu. Kararsız kaldım. Aniden dönüp fazla uzaklaşmadığım kavşağa yöneldim. Bu yolu geçen gezimden Durusu tarafından biliyordum. Eğer Germe üzerinden Yalıköye geçiş yoksa programım bozulacaktı. Durusu’ya alacağım olsun deyip el salladım. En kısa zamnda mutlaka gideceğim oraya da. Sapmaktan vazgeçtim tekrar Kestanelik istikametine yöneldim. İyiki de sapmamışım çünkü daha sonra yolun ileri bölümünde Dağyenice köyünde benzinciden öğrendiğime göre arada sadece orman yolu varmış ve Orman İşletmesi geçişe izin vermiyormuş.
Kestanelikte Çatalca yolundan ayrılıp Yalıköy e gideceğim sapağa geldim.


Çanakçaköyü. Köy oldukça bakımlı ve lokantaları, pide salonları bol olan bir yer. Bir kahvenin önünde Digiturk bedava pankartı karşısında gülümsedim. Demek buraya özgü bir rekabet şekli buda. Bir arkadaşım Kıyıköy tarafında da bedava olduğunu hatta devre arasında kolonya servisi yapıldığını söylemişti. Biz rekabeti de bilmiyoruz. Batana ve batırana kadar rekabet.

İşte beni bekleyen bir rampa daha. Yol boyunca sayısız benzeri ve daha uzunu rampa mevcut. Tipik bir Karadeniz yüzey şekli. Denize paralel ard arda sayısız tepeyi aşmanız gerekiyor.


Dağyenice köyünde bir yol ayrımına daha geldim. Yazlık tarafına gitmem gerekiyor.


Görüldüğü gibi yolun asfalt kalitesi içler acısı ve insanın içini dışına çıkarıyor. Benim görüşüm bu yol için en uygunu mtb.


Bir mola daha verdim. İşte bu çiçeği orada gördüm. Her yer göz alabildiğine yemyeşildi.



Bu da beni bekleyen yol.

Karşıdaki köyün camisi bana Uzungöl’ü anımsattı.


İşte yol görüldüğü gibi kıvrımlar ve tırmanışlarla devam ediyor.



Benim yolum Hisarbeyli ye doğru.

Az sonra gördüğüm yeşil halı ile kaplı alan ve ağaç altındaki gölgeler aklımı başımdan aldı. Ama moladan daha yeni çıkmıştım. Keşke az daha sabredip burada mola verseydim. Ama ben biraz sağlamcı olduğumdan ilk gördüğümle ve karşılaştığımla yetinmişimdir hep. Daha iyisini beklerken bulduğumu da kaybederim korkusu ile.
Yeşillik insanın gözünü kamaştırıyor, adeta büyülüyor. Aslında gitmek istemiyorum. Bir ağacın altına uzanıp etrafı seyretmek ve kuşların kendi aralarındaki konuşmalarına kulak kabartmak istiyorum.

Terkos göründü nihayet.



Yeni bir yol ayrımındayım ve ben Ormanlı ya doğru devam edeceğim. Bu güzergahları karıştırmamak için arada bir sırt çantamdaki not kağıdını çıkarıp bakıyorum.

Kavşağın hemen ilerisinde bir köprü var. Terkos gölünün üzerinden geçen ve o anda bir kez daha kopuyorum.



Manzara muhteşem.


Terkos gölünün solumdaki manzaranın panaromik görüntüsü.

Buda sağda kalan panaromik görüntü.

Bunun bir çeltik tarlası olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce İpsala ya gittiğimde yol kenarında buna benzer sular altında kalmış tarlalar görmüş ve pirinç yetiştirildiğini öğrenmiştim.

Buda tarlanın sürülüp hazırlanmış hali.


Azda olsa hala hayvancılık var. Zaten köylünün başka geçim kaynakları oldukça kısıtlı.

Gölde bir köylü ilkel ahşap bir kanoda ayakta durup elindeki uzun sırığı zemine bastırıp iterek göl üzerinde yol alıyordu. Adeta Venedik gondolcularını anımsatıyordu görüntü. Ben durup makinemi hazırlayana kadar kano sazların arasında görünmez olunca kendisine el sallayıp selamlaştım ve yoluma devam ettim.
Ormanlıya girmeyip devam ediyorum. Vaktim olsa balık köftesinin tadına bakmak isterdim.


Az önce camisini fark ettiğim köye geldim. Burası Karacaköy.


Karacaköy ün bu gün pazarı varmış.

Burası Yalıköyden önceki son köy olduğundan artık Yalıköy levhası göründü.
Yıllarca adını duyup bir türlü gelemediğim Çilingoz ormanları burasıymış demek ki.


Yol sürekli bu şekilde. Bir iniyorsunuz, bir çıkıyorsunuz. Dönüyor, dönüyorsunuz. Tek rahatsızlık yoldaki yama ve çukurcuklar.

Dereyi görünce dayanamayıp durdum ve ortaya bu görüntüler çıktı.



Yol boyunca rastladığım ilk çeşme. Su bol olmasına rağmen köylerde bile sokak çeşmesi olmaması ilginç. Anlaşılan İSKİ suyun her damlasından para kazanmak istiyor. Çeşmenin suyu buz gibi ve çok lezzetli. Boşalan mataramı doldurdum, yarısı boşalan pet şişeyi ise doldurmadım. Sırt çantam çok ağır ve bu çanta yüzümden sırtımdan terler fışkırıyor. Çantanın sırtıma değen kısmı sırımsıklak oldu.

Su molasından sonra yol kenarında papatya sandığım beyaz çiçekler gördüm. Önce durmaya niyetim yoktu ama o kadar güzeldiler ki, durup fotoğrafladım.


Sonunda deniz göründü. Kıyıdaki binanın Paşabahçe Şişe Cam Fabrikaları Kimyasal Tesisi olduğunu az sonra geldiğim kavşaktaki tabelasından öğreniyorum. Yolda bir ara solumda kalan şarampolde beyaz buzullaşmış bir kütle görüp merak edip durmuştum. Bu sıcakta burada buzun ne işi var diye düşünüp baktığımda sanki uzun süre bekleyip sertleşmiş bir buzul tabakasını andırdığını görüp merakımı gidermek için dokunmak gereksinimi duymuştum. Tedbiri elden bırakmamak için bir dal parçası ile kütleyi karıştırdığımda tuz gibi bir şey olduğunu fark etmiştim. Demek ki, o gördüğüm bu fabrikada üretilip kamyonla nakledilirken kamyonun kayması sonucu yol kenarına dökülen kimyasal maddeymiş. Acaba buradaki yeşile ve doğal yaşama ne gibi etkileri var bu maddenin. Böylece yol boyuca karşılaştığım boş gidip dolu gelen kamyonların sırda ortaya çıkmış oldu.

Sonunda Yalıköy’e ulaştım. Saat 5 te başlayan yolcuğum 11 de sona erdi. Yalıköye kadar 98 km pedal çevirdim. Bunun yaklaşık 2 km si pompayı almak için yaptığım yol.

Artık etrafı kolaçan edebilirdim. Eski ve yeni yan yana.




Kıyıda yapılaşmaya izin verilmemiş.
Burasının doğallığı ve bakirliği hala bozulmamış. Mutlaka görülmesi gereken bir yer ama benim yaptığım gibi delicesine bir güne sıkıştırarak değil. Hiç olmazsa 1, 2 gece kalıp denize girmek lazım.



Evler kıyıdan geride.

Göz alabildiğine uzun bir kumsalı var.


Koru piknik alanı lokantası.

Bu piknik alanında dinlenmeye karar verdim.

Şu taşın üzerine oturabilirim.

Her turda köfte, ekmek kadayıfı, tavuk yiyecek halim yok. Bu günkü menüm Karper peyniri, ekmek, domates ve içecek olarak ta Gatorade enerji içeceği. Yalıköy de şimdilik lokanta yok hazırlıksız gelirseniz bakkaldan buna benzer bir menü temin edebilirsiniz.

Daha ilk peynirimi açıyordum ki, karşıdan bir inek sürüsü göründü. Sürünün de peşinde bir köpek. Köpek bana yaklaşıp tam karşımda durdu. Bütün tüylerimin havalandığını hissettim. Yolda Karacaköye gelirken bir sürünün köpekleri tarafından bir kez daha saldırıya uğrayınca artık köpekler hakkında hiç olumlu düşünmemeye başladım. Çoban istifini bozmadan arada bir hü diyordu. Köpekler o anlık peşimi bırakıp sonra yeniden havlayarak saldırıyorlardı.

Köpek gitti ve yemeğime devam ettim. Bu gün ilk kez bir köpekle karşılaşmamızda saldırıya uğramadım. Sırt çantamı yastık yapıp yere uzandım.


Birde kendimi çekeyim bakalım nasıl görüneceğim.
Yemekten sonra etrafı keşfe çıktım. Korunun yanında geniş bir alan vardı. Burası denize tepeden bakıyordu.



Saat 12.30 da 1 saat 15 dakikalık molanın ardından dönüş yoluna çıktım. Gelirken durduğum çeşmede yüzümü yıkayıp mataramı doldurdum. Ağırlık yapmasın diye şişeye su doldurmadım. Tekrar Karacaköye geldim. Dönüşü Çatalca dan yapmaya karar verdim. Bunun bir nedeni gelirken saldırıya uğradığım köpekler, diğeri ise Yassıörenden sonra keyifle indiğim rampadan kaçmak. Birde yeni yerler görme isteğim tabi.

Düz bir yolla başladım ama az sonra bıktırıcı iniş ve çıkışlar yeniden başladı.

Çiftlik köyüne ulaştım.