13 Ocak 2011 Perşembe

DEMİRCİKÖY - KİLYOS - GÜMÜŞDERE

27 Mart 2010 Cumartesi
Sabah kahvaltımı yaptıktan sonra bisikletime atlayıp yola koyuldum. Bu seferki hedefim Kilyos. Artık Sarıyer e kadar olan yolu ezberledim. Bir önceki turumda olduğu gibi sahil yolunu takip ederek her zaman mola verdiğim Kireçburnundaki Petrol Ofisi istasyonunun yanında molamı verdim. Bir yandan bisküvitimi yerken bir yandan da Karadenizden giriş yapan ve Karadeniz’e çıkan gemileri izliyordum. Hava çok güzeldi. Önümden geçen yaşlı bir bey önümde durdu ve bisikletini beslemiyor musun dedi. Ben besleneceğim ki, elde edeceğim gücü ayaklarım vasıtasıyla bisikletime aktaracağım dedim. Gülüştük. Suyumu da içtikten sonra tekrar yola çıktım. Sarıyer’i geçip Kilyos yoluna doğru ilerlerken başımı kaldırıp yukarı baktım. Tırmanacağım yer tam tepemde duruyordu. Adeta düz duvara tırmanacaktım.

Sonunda yokuşun başına geldim ve tırmanışa başladım. Kendi kendime sabırlı ol ve asla acele etme. Avını bekleyen bir timsah gibi sabırlı ol diyerek pedalları ağır, ağır çeviriyordum. Arabalar yanımdan homurdanıp inleyerek geçip gidiyorlardı. Arabalardakilerin geçerken ilgiyle bana baktıklarını hissediyordum. Herhalde bu adam deli olmalı, zorun ne be adam yürüyerek bile zor çıkılan yokuşa tırmanmaya çalışıyorsun diyorlardı her halde. Sonunda artık bacaklarım hareket etmez hale geldi ve durdum. Biraz su içip dinlendim ve tekrar bisikletin selesine oturup pedallara yüklendim. Yokuş beni zorlamaya devam ediyordu ama ben de inatla mücadeleye devam ediyordum. Sonunda dik yokuşu tamamladım. 200 metre kadar düz devam eden yol tekrar yükselmeye başlıyordu ama bu yokuşu çıktıktan sonra diğerlerini haydi, haydi çıkardım.
Rumelifenerine giden yol ayrımını geçip tırmanmaya başladım. Yol kıvrıla kıvrıla tırmanıyordu ama bu eğim artık bana vız gelip tırıs gidiyordu. Boğaz solumda kalmıştı ve manzara çok güzeldi. Hemen bisikletten inip bir kaç poz boğaz fotoğrafı çektim. Hava bulutlu olduğundan görüntü pusluydu ama olsun.




Buda benim kahrımı çeken yol arkadaşım.

Sonunda yol düzleşti. Kilometreleri yutuyor ve hedefe doğru ilerliyordum. Az sonra Kilyos, Demirciköy yol ayrımına geldim.


Demirciköy’ün bende ayrı bir yeri vardı ve hiç düşünmeden o yöne devam ettim.


Yolun sağ tarafında yemyeşil bir arazi ve çiçek açmış ağaçlar vardı. Az sayıda araba geçiyordu. Bisikletimi durdurup fotoğraf çekmeye başladım.























Solda ileride Kilyos ve Kilyos açıklarında boğazdan geçiş yapmak için bekleyen gemiler görünüyordu. Hemen yolun soluna geçip o görüntüyü çekmeye başladım.







Bulunduğum yerin altında küçük bir gölet vardı ve masmavi suyu ile hoş bir görüntü oluşturuyordu. Kendimi bu muhtşem ortamdan zorlukla alıp yola tekrar koyuldum.



Sonunda Demirciköy’e geldim ama benim amacım anılarımın bulunduğu Demirciköy plajına gitmek olduğundan Plaj Caddesine sapıp bisikletimi yokuş aşağı bıraktım. Yolun sağ tarafında lüks villalar yapılmıştı ve hepsi de doluydu. Yokuşun bitimi ile düz bir yoldan ilerleyerek sahile ulaştım. Burada bir restaurant, plaj ve kamping alanı vardı. Buraya ilk kez 1990 yılında gelmiştik. Simtelde beraber çalıştığımız İsmail usta o yaz burada kardeşi Sabahattin ile birlikte çadır kurup kamp yapmıştı ve biz de bir Cumartesi buraya gelip geceyi onlarla birlikte çadırda geçirmiştik. Aynı çadırda bir yıl önce Silivri, Semizkumda birlikte tatil yapmıştık.



Kıyıda eski bir beyaza boyanmış metal sandelye buldum ve sandelyeyi düzeltip üzerine oturdum. Soldaki yamaçta tahta barakalar ve bir kaç karavan vardı. İsmail ustanın çadırı işte suradaydı. Sanki hala orada duruyordu ve kapısı aralanıp içinden İsmail usta çıkacaktı. Suradan Özcan Tekgül geliyordu denize doğru. Kilo almıştı ama hala güzeldi. İsmail usta Özcan hanım’ın komşuları olduğunu ve bütün gün okey oynadığını fısıldıyordu kulağıma.



Burası etrafı kayalarla çevrili bir koydu ve denizde fırtına kopsa koy uykudan asla uyanmazdı. Koyun sağ tarafında daha önceki fırtınalı havalardan birinde bir gemi karaya oturup kayalara çarparak hurdaya çıkmıştı. Bir kadın küçük kızı ile birlikte solumdaki restauranttan çkarak önümden geçip sol tarafımdaki çimnelik alana giderek oynamaya başladılar. Bisküvitimden yedim, suyumu içip denizi seyrettim. Etraf sessizdi. Denizin kıyıya vuruşunun sesi bile yoktu. İsmail ustanın ruhunu aradım, belki gelir diye bekledim ama gelmedi.





Tekrar yola koyuldum. O indiğim yokuşu tırmanmaya başladım. Demirciköy meydanına geldiğimde sağa Kilyosa doğru devam ediyordum ki ileride Dalia yazan bir tabela görüp saptım.




Az sonra yol dik bir yokuşla aşağıya inmeye başladı. Yine rüzgar gibi aşağıya inmeye başladım. Sonunda az öncekine benzer bir koya ulaştım. Sadece burada kamping yoktu. Restaurant ve plaj vardı. Bu restaurantta tenhaydı. Bir kaç çift kahvaltıya gelmişlerdi. Burada bir kaç fotoğraf çektikten sonra indiğim yokuşu tırmanmaya başladım. Bir yandan ne vardı buraya sapacak derken diğer yandan bu güzel koyu gördüğüm için mutluluk duyuyordum. Sonunda yeniden Kilyos yoluna çıkmıştım. İşin entresan tarafı yokuş çıkarken soyunuyor, çıktıktan sonra sert esen rüzgar nedeni ile giyiniyordum. Özellikle yokuş aşağı inerken rüzgar adeta insanın içinden geçip ciğerlerini deliyordu.








Kilyosa kadar yol aşağı indiğinden kolay bir parkurdu. Kilyosta sağa sapıp otellerin önündeki yokuşu çıkmaya başladım. Otellerin bahçeleri araba doluydu. İstanbul’a bu kadar yakın bir yerde bu kadar çok otel olmasına rağmen nasıl bu kadar talep olur anlam veremiyorum. Her halde insanlar doğa aşkı ile yanıp tutuştuklarından her fırsatta bu otellere koşuyorlar. İşin ilginç tarafı bu insanlar bu güzellikleri tek başlarına paylaşmaktan zevk almadıkları için yanlarına eşlerini almayı ihmal etmemişler. Ben olsam yalnız gelip kafamı dinlemeyi yeğlerdim.
Otellerden birisinin otopark kahyası boş gözlerle bana bakıyor. Ben de ona bakıp pedal çevirmeyi sürdürüyorum. Rampa bittiğinde sağa döndüm. Solumdaki Jandarma karakolunun önünden hafif rampayı tırmanmayı sürdürüyorum. Jandarma bölgesinin başlangıç ve bitimindeki nöbetçi askerlere selam verip yola devam ediyorum. Yol bitti. Önümde boş bir alan ve yine boş bir polyester bekçi kulübesi var. Sağ tarafımdaki burunda fırtınada karava vurup yarısı yok olmuş bir gemi enkazı duruyordu. Buralar gemi mezarlığına dönmüş.





Deniz çok sakin, adeta gün boyu oynayıp bitap düşerek uyuya kalmış bir çocuğun üzerine serilmiş yorgan gibi dümdüz ve kıpırtısız duruyor. İnsanın böyle masum ve kıpırtısız duran denizin bu koca gemirle oyuncak gibi oynayarak parçalara böleceğine inanamıyor.



Buradan çevreyi izleyip fotoğraf çektikten sonra tekrar yola koyuldum.

Bir balıkçının önünden geçerken gördüğüm devasa kalkan balığı ilgimi çekti ve dönüp fotoğrafını çektim. Balıkçı balığın 10 kg, kilosunun 50 TL olduğunu söyledi. Yani eski para ile yarım milyar lira. Bir servet. Balığın havyarı aşağı doğru sarktığından gözle kolayca farkediliyordu. Bu balığın tavasını yapıp yanına da roka ile buz gibi rakıyı koyacaksın. Değme gitsin.

Kilyos’un plajına inip bir kaç fotoğraf çekip tekrar yola koyuldum.











Eski Turban tesislerine doğru gittim. Tesisin kapısına zincirle kilit vurulmuştu. Yolun devamında birkaç yıl önce yapılıp satılan Mare Negro konutlarına ulaştım. Burada bulunan boş bir arsaya terkedilen bir prefabrik kulübe dikkatimi çekti. Kulübenin ön cephesinde Çarşı yazısı dikkatimi çekti. Adeta “Çarşı her yerde’’ sloganını doğruluyordu.

Burada da birkaç fotoğraf çekip tekrar yola koyuldum.



Bir kaç köpeğin peşime takılıp havlamalı tacizinden durup köpeklere bağırarak kurtulduktan sonra Kemerburgaz’a doğru yoluma devam ettim. En kısa zamanda kendime bir köpekten korunma aleti alacağım. Çıkacağım turda bunlar yğzğnden yüklü bisiklet ile durup tekrar yola koyularak güç ve zaman kaybetmek istemiyorum.
Daha sonra Gümüşdereye de uğrayıp oradan Sarıyer üzerinden evin yolunu tuttum.

Başka bir gezi anlatımında buluşmak üzere.