13 Ocak 2011 Perşembe

BİSİKLET İLE İSTANBULDAN ESKİŞEHİRE

22 Mayıs 2010 Cumartesi
Mart ayında aklıma bisiklet ile Eskişehir’e gitme fikri geldi. Buradaki amacım yaz ayında çıkmayı planladığım öncelikle Ege ve devamında olanak olursa Antalya ya yapmayı planladığım tura bir hazırlıktı. Turu feribot ile Bursa Güzelyalı ya geçip oradan Eskişehir’e pedallayacaktım ve bu yolu bir gece konaklayarak kat edecektim.
Bu fikrimi bir turda Özgür’e açtım. Özgür kendilerinin de böyle bir düşünceleri olduğunu istersem birlikte gidebileceğimizi söyledi. Özgür düşüncemi Mert’e söylemiş ve Mert bana Özgür ve Gökhanla birlikte gitmemizi ve bu yolu bir günde geçmeyi planladıklarını söyledi. Bu mesafe o zaman benim için bir hayaldi ama tamam dedim. En kötü ihtimalle gidemezsem otobüsle devam edip onlara ayak bağı olmazdım. Bu arada tur başlangıcı Yalova olarak değiştirildi ve tur tarihide 3 Nisan olarak saptandı. Bu tarih benim planladığım tarihten 2 ay önceydi ve yolculuk geceye sarkacağından o tarihte geceleri Eskişehir de hava sıcaklığı 0 derecenin altına düşüyordu. Ben bu işe yeni başladığımdan henüz yeterli donanıma sahip değildim, hoş halada sahip değilim ya. Bisikletçi için giyim malzemeleri çok pahalı ve dar bir bütçeyle bir anda her şeyin tam olması beklenemez. Bende neredeyse bisikletten başka bir şey yoktu. Mert’in annesinin rahatsızlığından dolayı tur iptal oldu.

Bu arada turlara devam ettim, hafta arası tek başıma turlar yaptım. Nihayet Mayıs ayı geldi. Hava ısındı. Mert’e artık bu turu yapmak istediğimi eğer gelmek istiyorsa bir an önce bu işi gerçekleştirmemizi yoksa ben 19 Mayısta turu tek başıma gerçekleştireceğimi söyledim. Sonunda 22 Mayısta gitmeye karar verdik. Hafta başından itibaren meteoroloji o tarihte bölgede yağmur göstermeye başladı. Mert durumu bana söyleyip uyardı ama ben bu turu kafama koymuştum. Şeker değiliz ya eriyelim nasıl olsa yaz yağmuru dedim. Bu arada tur için harita üzerinde 3 ayrı rota hazırladım ve köftenin dayanılmaz cazibesine kapılarak İnegöl üzerinden gitme konusunda hemfikir olduk.
Harita bilgisine buradan ulaşabilirsiniz.

Create Maps or search from 80 million at MapMyRide
22 Mayıs Cumartesi sabahı kalkıp kahvaltımı yapıp akşamdan hazırladığım giysilerimi alıp çantamı da sırtıma vurup bisikletime atladığım gibi Karaköy’ün yolunu tuttum. Saat 6 da iskeledeydim ve geminin kalkmasına yarım saat vardı. Deniz kenarındaki banklardan birisine oturup şehrin üzerine doğmaya çalışan günü seyretmeye başladım. Hava bulutluydu. Eminönü iskelesinden kalkan bir gemi Karaköy iskelesine yanaştı. Bu bizi götürecek gemiydi. Bu arada yağmurda başladı. İskeleye girdim. Az sonra açılan iskele kapısından geçip gemiye bindim. Bu arada yağmurda şiddetini arttırdı. Windsopper ımı giydim. Karaköy de sırt çantamı portbagaja bağlayıp yola çıktım. İlk kez sırtımda çanta olmadan bisiklete biniyordum ve kendimde bir eksiklik hissettim. Ne güzelmiş insanın omuzlarında yük taşımaması.
Moda yönüne doğru yöneldim ve iskeleden yola çıkar çıkmaz kendimi yerde buldum. Islanan tramvay raylarından geçerken ön tekerlek kaymıştı. Hemen ayağa kalkıp bisiklete binip yola devam ettim. Bu olay daha temkinli gitmem gerektiğini bana anımsatmış oldu. Bu günün zor geçeceği daha o zaman belli oldu. Sahil yoluna ulaştığımda yağmur yeniden şiddetini arttırdı. Bende hızımı azalttım. Bir ara keskin iğde kokusunu daha iyi hissedebilmek için durdum ve o muhteşem köşkün fotoğrafını çektim. Yanılmıyorsam bu İpar Köşkü olmalı. Zamanında yalıymış ama denizin doldurulması sonucu yalı özelliği kaybolmuş.

Adalar bizim yakaya göre buradan daha net görünüyordu.

Bostancı karşıdaydı.

Sonunda Bostancıya vardım. Az sonrada Mert geldi.


Bir saatlik bir deniz yolculuğundan sonra Yalova ya vardık. Yağmur durmuştu ve bu duruma çok sevindim.

Mert’in kahvaltı yapması için Yalova Pastanesine uğradık. Bu arada bisikletlerimiz bizi bekliyordu.

Pastane tadilatta olduğundan çay içemedik.
Yola henüz koyulmuştuk ki yağmur yeniden başladı ve az sonrada bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Ben hemen çantadan yağmurluğumu çıkarıp giydim. Ben yağmurlukla uğraşırken bisikletim yere düştü ve gidonu ekseni etrafında bir tur attırmam sonucu fren telinin kablosunu tutan fren ayağındaki saç açılmış. Ön fren devre dışı kaldı. O arada Bursa’ya bir etkinliğe giden Doktor Muazzez hanım ve arkadaşları yanımıza gelip bize iyi dilekte bulundular. Onlarda da pense yokmuş. Az ilerideki benzin istasyonunda lastikçiden aldığımız pense ile sacı düzeltip freni çalışır hale getirdim. Tekrar yola koyulduk. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Ayakkabılarıma poşet geçirmeme rağmen ayakkabılarıma su doldu. Her pedal çevirişimde ayakkabının içindeki suyun çalkantısını hissediyordum. Bundan sonra hiç durmadan önce önümüzdeki 7 km lik rampayı çıkıp Orhangazi’ye geldik. Yokuş çıkarken bunaldım ama durmadığımızdan yağmurluğu çıkaramadım. Orhangazi de bir pastaneye girip çay içtik



Ve tekrar yola koyulduk. Yağmurda durdu. Çok zaman kaybetmiştik. Saat 11.00 olmuştu. Bizim şu anda Sölöz de olmamız gerekirken biz hala Orhangazi deydik. Tempoyu arttırarak Sölöz’e geldiğimizde kayıp zamanı biraz olsun kapatmıştık.


Bu noktadan itibaren artık Eskişehir’e kadar sürecek rampalar başlıyordu.

Çıkacağımız tepeler bulutların istilası altındaydı.

İznik gölü adeta bulutların altında uykuya dalmıştı.

Yağmurluklarımızı çıkardık.

Yeniden yola koyulduk. Dik bir çıkışın ardından yol bizi tatlı bir eğimle yukarı çıkarmaya başladı. Sağ yanımızdaki vadiden aşağıda akan derenin sesi geliyordu. Kuşlar ötüyordu. Dayanamayıp durdum. Fotoğraf çekmeye başladım.




İşte Mert geliyor ve durmadan yola devam etti.

Burasının mutlaka görülmesi gerekir. Bundan sonra bu yöreye gidecek arkadaşlara bu yola girip hiç olmazsa ilerideki çeşmeye kadar gitmelerini öneririm.


Az sonra geçeceğim yol karşıda görünüyordu.

Bu fotoğrafı Mert’i görüntülemek için çektim ama ağaçların yüzünden başaramamışım.


Uzun uğraşlardan sonra nihayet dereyi görebildim.

Bu güzellikler arasında ilerleyerek sonunda bir çeşmeye vardık.


Dağ başını duman almış.


Çeşme başına oturmuş yaşlı bir köylü tarlasından topladığı çilekleri satıyordu.

Dinç ve nur yüzlüydü. Neredensin dedim. Az ilerideki Bayırköy denmiş. Yaşı da 85.

Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz dedim. Bizim buralarda fındık ve ceviz yetişir dedi. Az önce yol kenarında gördüğüm fındık ağaçlarını anımsadım. Demek burada da Karadeniz iklimi hâkimdi.

Geçinebiliyor musunuz diye sordum. İnsanımızın her zamanki kanaatkarlığı ile Allahaşükür dedi. Kendisine hayırlı işler dileyip yola koyulduk.

İleride otlayan bir koyun sürüsüne rastladık. Sürünün köpeği yavrusu ile yoldaydı. Ben bize havlayacaklar diye endişelenirken köpek yavrusu ile yoldan çekilip bize yol verdi. Durduk Mert köpeği ve yavrusunu sevdi.

Bu turların en sevdiğim tarafı da bu güzellikleri görüp yaşamak.

Tekrar yola koyulmadan dönüp çobanlarında fotoğrafını çektim. Bana yakın olan çoban ben pedallara basarken fotoğrafımı isterim diye seslendi. Tamam dedim. Dönüşte veririm.

Benim aldığım notlara göre Menteşeye geldikten sonra Karaköy, Yenişehir istikametini terk edip Çardak yönüne gitmemiz gerekiyor. Geldiğimiz kavşakta Menteşeyi sol tarafta Yenişehir’i ise sağ tarafta gösteriyor. Kafam karıştı.

Karşıdan gelen bir gurup kadına yolu sordum. Yenişehir tarafından gideceksiniz dedi. Bu arada Mert te bir kamyon şoförüne sorup o da aynı yanıtı alınca Yenişehir tarafına yöneldik.


Yol yeni yapılmıştı ve neredeyse bir araba şeridi genişliğinde emniyet şeridi vardı. Keyiflenmiştim. İki bisikletli yan yana gidebiliyorduk. Bu keyif az sonra sona erdi çünkü yolun tamamı henüz yapılmamıştı.
Çizdiğim rotaya göre Yenişehir’e girmememiz gerekiyordu ama maalesef Yenişehir’e girmek zorunda kaldık. Burada Mert acıktığını söyledi. Yemek ile zaman kaybetmemek için kendisine yanımda bulunan Tadım’ın Şam fıstıklı barlarından teklif ettim. Kabul etti. Yağmur nedeniyle çöp poşetine sardığım bagajdaki sırt çantamı bağları sökmeden açtım ve el yordamı ile 2 bar çıkarttım. Yiyip yola devam ettik.


Yenişehir’in eski evleri.

Yolda Mert’e tempoyu artırmayı önerdim. Ben senin niyetini anlıyorum sen hızlı gitmek istiyorsun ama ben tempomu bozmam istiyorsan sen git dedi. Nasıl giderdim ki? Mert Eskişehirde oğlumun evinde kalacaktı birbirimizden ayrılmamız demek Mert’i yolda terk etmek demekti. Ama bende geçen hafta yaptığım 203 km lik Yalıköy turumdan performansımı biliyordum. Yenişehir den çıktıktan sonra İnegöl’e ulaşmamız gereken kilometreye ulaşmamıza rağmen İnegöl hala ortada yoktu. Az sonra Mert o barlardan başka var mı dedi. Yeniden çantadan 2 bar çıkarttım bu arada çantanın üstündeki naylondan dolayı çanta bagajda kayıyordu. Lastikler ile çantanın arasına yağmurluğu sıkıştırmıştım. Yeniden yola çıktık. Portbagajımdaki çantam kaydı. Çantanın üzerindeki yağmurluğum ile bağlama lastiği arka dişlilerin arasına sarılınca arka tekerlek kilitlendi ve durdum. Problemi çabuk hallederim diye Mert’e seslenmedim. Durum umduğumdan kötüydü yağmurluğu ve kopan lastiği çıkarmam epey zaman aldı. Bu arada ilk kez kullandığım yağmurluğum 2 yerinden yırtılmıştı ve hala yağmur ihtimali vardı. Yanımdan geçen bir arabanın şoförünün uyarması ile tam işim bittiği sırada Mert yanıma geldi. Allahtan arka viteste bir problem yoktu. Yoksa dağ başında saf dışı kalmam işten bile değildi.
Ağzına kadar tıka basa dolu olan çantamı sırtıma alıp o hırsla pedallara bastım. Hafif tırmanış olmasına rağmen 27 km hızla yol almaya başladım. Bu esnada arkama bile bakmadım. Sinirimi adeta pedallardan çıkardım. Sonunda İnegöl tabelasını görünce durdum.

Mert arkamda yoktu. Biraz sonra göründü. Soğukkanlılığını koruyarak temposunu bozmadan geliyordu.

Ben deklanşöre bastıktan sonra her zamanki başarma işareti yaptı ama geç kalmıştı, veya ben erken davranmıştım.



İnegöl’ün içine geldiğimizde Mert yanımızdan geçen bir bisikletliye en iyi köfteciyi sordu ve gençte beni takip edin dedi. Yağmur nedeni ile makinemi su geçirmez kılıfta taşıdığımdan yol boyunca çoğu ilginç karede olduğu gibi makineyi çıkarıp fotoğraf çekene kadar genç uzaklaştı. Yalovadan buraya kadar olan mesafenin 85 km olması gerekiyordu ama şu ana kadar 107 km yol kat etmiştik. Yenişehir üzerinden gelmemizden dolayı yol 32 km uzamıştı.
Köftelerimiz geldi.



Şıra müessesenin ikramı. Sonradan bir de Kemalpaşa tatlısı gelecek ikram olarak.



Afiyet olsun Mertçiğim.



Lokanta sahibi bize çok ilgi gösterdi. Kendisi eski motorsikletçilerden. Dükkanı babasından devralmış. Babası 85 yaşında ve şeker gibi bir adam. 1951 yılında İstanbul da polislik yaparken İstanbul’u ziyaret eden Celal Bayar ve Nilüfer Bayar la çekilmiş fotoğrafını gösterdi. Dükkanın işletmecisinin 2 kızı var. Küçük kız oradaydı ve bizim fotoğraflarımızı çekti. Birde dükkanın fotoğrafını çek dedim, çekti. Güzelde çekmiş.


Yemekten sonra izin isteyip yola çıktık. Fiyatları merak ediyorsanız İznik teki Köfteci Yusuf tan pahalı. Tatlı ve içecek ikram olmasına rağmen 14 er TL ödedik. Oysaki İznik te bol kaymaklı ekmek kadayıfı ve Cola dahil 13 TL ödemiştim.
Biz yola çıkarken yağmurda tekrar başladı. Bundan sonra yağmur ta ki Eskişehir’e kadar yer, yer şiddetini arttırarak üzerimizden hiç eksilmeyecekti. Mert tempoyu sen mi belirleyeceksin yoksa ben mi belirleyeyim diye sordu. İçimden ben belirlesem ne olacak ki sen benim tempoma uymadıktan sonra diye geçirdim. Benim tempoyu belirlemem ayrılmamız anlamına gelecekti. Sen belirle dedim.
Yol kenarındaki bu balık tesisi çok hoşuma gitti. Keşke yağmur ve yetişme stresimiz olmasaydı da burada bir balık yiyebilseydik.

Şu anda yağmur ahmakıslatan şeklinde yağıyor bizi fazla rahatsız etmiyor.

Hedefe adım, adım yaklaşıyoruz. Her şey planladığımız şekilde gidiyor. Bozüyük kalan yolun yaklaşık yarısı. Burada Mert benim uyarımla bizi karşılayacak olan Selçuk’u arıyor.


Selçuk’un önünüzde 2 rampa var biz sizden önce geliriz demesi ile şaşırıyorum. Zaten Sölöz den beri sürekli yükseliyoruz ve mapmyride dan aldığım yükseklik değerlerini kilometreleri ile not almıştım ve şu ana kadar hep tutmuştu. Rampanın bu şekilde devam edeceğini düşünüyorum. Abartıyorlar diyorum.
Yol bir böyle geniş emniyet şekilli hale geliyor, bir hiç emniyet şeridi olmayan bir gidiş bir dönüşlü hale geliyor ki o zaman bisiklet sürmek gerçekten zorlaşıyor. Arada bir arkamızdan gelen tırların uzun, uzun korna çalmaları sinirlerimi bozuyor.

Manzara harika.


Mert’in km göstergesi 155 km yi gösteriyor.

Bulutların arasındayız.


Karşıdaki ağaçlarda bir kuş çok güzel ötüyor. Keşke çadırım olsaydı da geceyi kuş sesleri arasında şurada geçirseydim.

Bundan sonra havanın kararması ve yağmurun şiddetini arttırması nedeniyle uzun bir süre çekim yapmamışım.
Az ileride yol emniyet şeridi olmayan bir hale döndü ve işaret levhası önümüzde 1800 metrelik bir tırmanış olduğunu haber verdi. Bu tırmanışa kadar tempomuz çok iyiydi. 16-18 km ile tırmanıyorduk. Selçuk’un sözünü edipte benim önemsemediğim rampada hızımız düştü. Sonrasında ise bir türlü tempomuz artmadı. Bana göre önümde iniş başlamıştı. Mertse sürekli kolundaki saatin altimetresine bakıyordu. İçim imi yiyordu. Kendi kendime ne bakıyorsun saatine bassana pedallara diye söylendim. Boşuna vakit kaybediyorduk ve karanlıkta daha çok pedal çevirmek zorunda kalacaktık. Karanlıkta hem görüş mesafemiz düşeceğinden hızımız azalacak hem de düşen ısı nedeniyle benim o şartlara uygun olmayan alt giyimim yüzünden zorluk çekecektim. İniyor muyuz diye sordu. Evet dedim. Ama altimetre yükseldiğimizi gösteriyor dedi. Bir süre sonra tempoyu arttıralım dedim. Amacım karanlıkta daha az yol almaktı. Peki kaç olsun dedi Mert sert bir ses tonu ile ben 25-30 düşünüyorum ama sorunun soruluş şeklinden tedirgin olduğumdan hiç olmazsa 20 olsun dedim. Arttırdık. Bir süre sonra Mert yoruldum duralım dedi. Durduk. Farkında mısın 26” bisikletim ile senin 28” bisikletinin temposuna ayak uydurmaya çalışıyorum diye sitem etti. Sonrasında bir tırmanma daha gördük ama kaç metre olduğu yazmıyordu. Havada iyice kararmıştı. Bu sırada yağmur iyice hızını arttırdı. Sırt çantamın ağırlığından askıları omuzlarımı acıtıyor ve kan dolaşımını etkilediğinden sol dirseğim uyuşmuştu. Artık hiçbir şey düşünecek halim kalmamıştı. Gözlüklerimdeki yağmur damlalarından yolu göremiyordum. Gördüğüm sadece Mert’in arka ışığıydı. Onu takip ederek yolda kalmaya çalışıyordum. Yanımızdan tırlar su bulutu oluşturarak geçiyorlardı. Ayakkabılarımın içi yeniden su doldu. Bir süre önce yol çizgisinin üzerinde giderken lastiğim kaydığından düşme tehlikesi atlatmıştım. Onun için yol çizgisinin üzerinden gitmemeye çalışıyordum. Emniyet şeridi de olmadığından mecburen şerit içinde seyrediyordum. Kamyonların tekerlekleri asfaltta iz yapmıştı. Bu izden dışarı çıkmaya çalıştığında da lastik kayıp denge bozuluyordu. Sonunda gözlüğümü aşağıya kaydırıp üzerinden bakarak yolu takip etmeye çalıştım. İkinci tırmanışın ardından daha önce tahmin ettiğim gibi 21.15 te Bozüyük’e geldik ve yeni yapılan yolda arka lastiğim patladı. Taktığım yeni iç lastiği şişiremeyince ikincisini taktım. Yine şişmedi. Lastiği dışarı çıkarıp denedim yine olmadı. Pompa patlak lastiği şişiriyor ama yenisini şişiremiyordu. Sonunda Mert’in pompası ile şişirdik ama bu bize çok zaman kaybettirmişti. Ben olsam arkadaşımın pompası şişirmiyorsa bir de benimkiyle deneyelim derdim. O yağmur altında o kadar tepkisiz elini hiçbir şeye sürmeden duruşu beni şaşırttı. Yeniden yola koyulduk. Yağmur hala tüm şiddeti ile yağıyordu. Ben kısa taytla üşümeye başladım. Hatta üşümek ne kelime dişlerim birbirine vuruyordu. Termometre 9 derece gösteriyordu. Mert’e üşüdüm şu köprü altında duralımda ben eşofmanımı giyeyim dedim. Benzinciye kadar durmak yok dedi. Sonunda ileride benzinci göründü. Durduk. Ben çantamdan eşofman altımı çıkarırken Selçuk ile Semih geldiler. Bu havada evden kovulan dışarı çıkmazdı.


Biz gitmeden önce Umut Palabıyık Bursa’ya yaptıkları gezide karşılayan olmayınca çok üzüldüğünü yazmıştı. Şimdi onun duygularını daha iyi anlıyordum. Üstelik böyle bir gecede. Benzin istasyonunda bir gurup genç vardı. Harçları protesto ve parasız eğitim için İstanbul’dan Ankara’ya yürüyorlarmış. Jandarma subayı 14 Mayıstan beri yolda olduklarını, bu gün 45 km yürüdüklerini, bir insanın günde ancak 30 km yürüyebileceğini söylediğinde aralarından bazılarının neden topalladığını anladım. Çıkıp onlarla konuşup fotoğraf çekecektim ama çay ikramı yapılınca çıkamadım. Biz giderken onlar yoktu.
Mert acıkmıştı. Bana kalsa son 38 km de dişimi sıkar turu tamamladıktan sonra yemek yemeyi tercih ederdim. Üstelik lokantaya geldiğimizde 33 km yolumuz kalmış olacaktı. Selçuk en yakın lokantanın 5 km ileride olduğunu söyledi. Lokantaya gitmek için çıktığımızda yolda tekrar titremeye başladım. Bir süre sonra ısındım. Yemekten sonra tekrar yola çıktık. Son gördüğüm mesafe levhasında Eskişehir 26 km yazıyordu. Bir daha mesafe levhasına rastlamadık. Her şey tahminlere kalmıştı. Kendi kendime kaç km kaldığı konusunda tahminlerde bulunuyordum. Normal şartlarda 2 saatte alabileceğimiz yolda ne kadar zaman geçirdiğimi bilmiyordum. 3 kez düşme tehlikesi geçirdikten sonra ben ve yol bisikleti kullanan Selçuk ile yavaşladık. İnce lastik artık dezavantajlı hale gelmişti. Mert ve Semih arayı açıp kayboldular. Ne saati görebiliyordum, ne kaç km kaldığını, ne hangi hızla gittiğimizi nede hangi viteste gittiğimi. Islanıp iyice koyulaşan asfalt Trek marka 6 ledli lambamdan çıkan ışığı yutup yolu göstermiyordu. Hele karşıdan gelen araçların farları karşısında hiçbir şey göremez hale geliyordum. Çaresizlik böyle bir şeymiş demek. Az sonra şehrin ışıkları göründü. Selçuk 8-9 km yolumuz kaldığını söyledi. Mert’i Eskişehir levhasının yanında bizleri beklerken bulduk.


Yolda 0 seviyesinden başlayıp bir ara 920 metreye çıktıktan sonra 782 metreye indik.

Benim evden itibaren yaptığım yol. Yalova da 17,5 km ile başladım. Yalova Eskişehir 210 km.

228 km deki pedal çevirme sürem 12 saat 47 dakikaydı.

Ortalama hızımız 17.8 km

Buda Mert’in yaptığı yol.

Kalacağımız eve geldiğimizde el ve ayaklarımın suda kalmaktan büzüştüğünü gördüm. Adeta uzun süre denizde kalmış gibiydim. Sabah 5.30 da evden çıkarak başladığım tur gece 02.00 de sona erdi.

2. Gün Eskişehir'i Geziyoruz.
23 Mayıs 2010 Pazar
Ertesi gün ayakkabılarımız giyilemeyecek durumda olduğundan evdeki çocukların ayakkabılarını giyip çiğbörekleri lüpletmek için yola çıktık. Dostlara Papağan çiğbörekçisinde randevu verdik. Eskişehir de ilk günümüzde Mert ve ev sahibimiz olan oğlum Cihan.


Mert sonunda merakla beklediği çiğböreklere kavuştu.

Randevuya ilk olarak benim üniversiteden sınıf arkadaşım Aziz geldi.

Sonra yine üniversiteden sınıf arkadaşım olan ve 1980 yılından beri yani 30 yıldır görmediğim Mehmet geldi.

Sonra bisiklet camiasından Bülent Yıldırım geldi ve sağ olsun bizi 2 gün boyunca yalnız bırakmadı.

Sonra Alper geldi.

Eski ve her daim dostlar bir arada.

Birazda Sayın Yılmaz Büyükerşen tarafından Atatürk’ün Cumhuriyete yaraşır bir şehir haline getirilen Eskişehir görüntüleri izleyelim.








Lületaşı imalatçısında.








Burası Venedik veya Amsterdam kanalları değil. Eskişehir’in Porsuk’u






Bir gün önce gelebilseymişiz bu etkinliği görecekmişiz.


Bülent bizi görüntülerken bende onu görüntüledim

Eskişehir de bisiklet kullanımı oldukça yaygın ve belediyelerde bu konuda etkinlikler düzenliyorlar.

Eski Odunpazarı evlerinin bir kısmı onarılarak butik otel ve alışveriş dükkanları yapılmış.







Buda sahipli olduğu için onarılamamış bir ev.


Burada birde cam müzesi var.















Buda Kron fanatikleri için.




Sazova parkında bir korsan gemisi.







Yapımı süren şatolar.

Çocukları hem eğitip hem de eğlendiren teknoloji parkı. Sağ olsun Bülent bizlere aletlerin nasıl kullanıldığını ve işlevini uygulamalı olarak gösterdi.






Arkadaşım Mehmet bizi Şeker Fabrikasının lokantasında akşam yemeğinde ağırladı. Burasıda Lokanta, sosyal tesisler ve lojmanların olduğu yerin bahçesi. Bu ağaçlar 190 yılında fabrika kurulurken ekilmiş.













3. Gün Eskişehirden İstanbul Dönüyoruz.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Ertesi gün kurumayan ayakkabılarımız yüzünden Mert ile yapmayı düşündüğümüz bisiklet turundan vazgeçip Espark’ın yolunu tuttuk


Esstore standı.

Son günde hala ayakkabım ayağımdan çıkardığım zamanki gibiydi. Kendime mecburen ucuz bir bez ayakkabı aldım. Artık dönüş vakti geldi ve dostlarımız bizi yolcu etmeye geldiler. Emre, Alper, Bülent, Nihan, Serpil.



Daha sonra o gece bizleri Bozüyük te karşılayarak Eskişehir’e kadar eskortluk yapan Selçuk ve Semihte katıldılar.

Selçuk ve Semih.









Giderayak dostlarımızın tavsiyesi ile Dünya Köfteye gidip akşam yemeği yedik. Buda işletmenin maskotu.

Artık ayrılık vakti geldi. Tekrar görüşmek üzere hoşçakalın yüzü güzel yüreği güzel dostlar.


Bu gezide amacına ulaştın mı derseniz evet ulaştım. Bu işin şehir içinde veya şehir çevresinde iyi havada sürmekle bir olmadığını gördüm. Yağmur ve karanlıkta sürüş tecrübem oldu. Yağmurda tur yapanların duygularını daha iyi hissedeceğim. Güzel yerler gördüm. İnsanlar gördüm, onlarla tanıştım, yaşam şartları hakkında bilgi aldım. Yeni lezzetler tattım ve en önemlisi de pek çok dost edindim ki bu her şeye değerdi. Eskişehir çok güzel bir şehir. Mutlaka gidin ve görün. Hem bisikletle gitmenize de gerek yok. Otobüsle gidin, trenle gidin ama mutlaka gidin.
Dostum Bülent çektiği fotoğrafları daha sonra buraya link olarak ekleyecek.
Not: Bu yazıdakiler tamamıyla benim duygu ve düşüncelerimdir. Hiçbir şekilde yol arkadaşım Sevgili Mert’i bağlamaz. Kendisi ile seyahat etmekten büyük keyif aldım ve tecrübelerinden faydalandım. Çok teşekkür ederim.
İsmini anmayı unuttuğum ve yanlış anımsadığım dostlarımdan özür dilerim.