13 Ocak 2011 Perşembe

GARİPÇE-RUMELİFENERİ


17 Mart 2010 Çarşamba
Akşam Serap’a banyonun kapısının yanında duran sırt çantamı gösterip “Eğer yarın sabah kalktığında bu çantayı yerinde bulamazsan bil ki gitmişim’’ dedim. Serap “Nereye gideceksin?’’ diye sordu telaşla.
“Merak etme dedim önemsenmenin keyfi ile. Akşama döneceğim, henüz uzun soluklu ayrılıkların vakti gelmedi.’’
Sırt çantamı bisiklete binerken kullanıyordum. İçinde yağmurluğum, rüzgardan koruyucu bir giysi, reflektörlü yelek, buff, yiyecek, kimlik, bisiklet lastiği yaması, bisiklet kilidi, kimlik ve bir miktar para gibi eşyalarım vardı.



Sabah 05.30 da uyanıp hazırlıklarımı yaptım. Depoya gidip eldivenlerimi ve kaskımı giyip bisikletin üzerine bindiğimde saat 06.00 olmuştu. Pedalları çevirmeye başladım. Hedefim Rumeli Kavağı idi. Günlerdir bu fikir ile yanıp tutuşuyordum.
Narlıkapıdan sahile doğru ilerlerken karşı lıyıdan güneşin yükselmekte olduğunu gördüm. Bulutların ardına saklanan güneş ufku yer, yer kızıla boyamıştı. Görüntüyü kaçırmamak için pedallara biraz daha asıldım.
Samatya sahiline geldiğimde bisikletim ile üst geçitten karşıya geçip makinemin deklanşöre basmaya başladım. Manzara muhteşemdi. Fotoğraf çekiminden sonra yeniden yola çıktım.
Yenikapı, Kumkapı, Sirkeci, Eminönü, Karaköy’ü rahat bir şekilde geçip yola devam ettim. Sabah erken olduğundan ve benim gittiğim yön sabah işe gidenlerin ters yönünde olduğundan trafikte hiç bir sorun yaşamadan Beşiktaş, Ortaköy arasını da geçtim. Artık yoğun şehir trafiği arkamda kalmıştı. Karnım açtı ama ben yola devam ediyordum. Sonunda km saatim 32 km yi gösterirken mola hedefim olan Kireçburnu Petrol Ofis istastonunun yanına geldiğimde bisikletimi kaldırıma çıkarıp bir banka oturdum ve yanımda getirdiğim tuzlu ve tatlı bisküvi ile kahvaltımı yapmaya başladım. Kahvaltının üzerine biraz su içtikten sonra tekrar yola koyuldum. Artık saat ilerlediğinden halk otobüsleri çoğalmıştı ve egzostlarından çıkan gaz insanı boğuyordu.
Sarıyer’i geçip Koç üniversitesi yoluna girdim. Az ileride yokda semt pazarı kurulduğunu görünce soldaki rampayı tırmanıp pazarı bypass yaptım. Pazarın bitiminde çok dik bir rampa vardı ve bu rampa ile mücadelemi merakla bekliyordum. Belki rampa o kadar da dik değildi de benim performansıma göre dikti. Rampayı çıkmaya başladığımda bu işin hiçte kolay olmadığı belli olmuştu. En düşük viteste ağır, ağır çıkıyordum ama bacak üzst kaslarım gittikçe dayanılmaz şekilde yanıyordu. Yokuşun biteceği yoktu. Sonunda pes edip durdum. Su içip biraz dinlendim ve yeniden pedallara asıldım. Ama artık yorulmuştım bir kere ve ikinci denemem birincisi kadar uzun olmadı. Az ileride tekrar durdum. Biraz daha dinlendikten sonra yeniden yola devam ettim ve yokuşu çıktım. Sonunda başarmıştım. İki mola ile de olsa bisikletimi hiç itmeden yokuşu çıkmayı başarmıştım.
Yol biraz hafif olarak yükselerek devam ettikten sonra tekrar dikleşti ama bu rampa ve bundan sonrakiler asla az önce çıktığım rampa ile kıyaslanamazdı. Bu rampanın ardından tatlı bir iniş başladı. İşte nihayet Koç Üniversitesine gelmiştim. Koç Üniversitesini geçince yolun sağında çelik bariyerlerin başlangıcında boğaza hakim nefis manzaralı bir yer var. Buradan her geçişimde buraya park etmiş araçlar görürdüm ve ya haşna fişna yapıyorlar ya da içki alemi yapıyorlar diye düşünürdüm. Bir yıl önce bir belgeselde bu noktanın kuşların göç yolu üzerinde olduğunu ve insanların burada dürbün ile kuşları izlediklerini öğrendim. İşte şimdi de bazıları kişiler portatif iskemlelerini atmışlar, teleskop tipi dürbünlerini konuşlandırmışlardı. Araba az ileride parkedilmişti ve işin ilginci Romanya plakalıydı. Yolun her iki tarafında çam ağaçları vardı. Mis gibi çam kokularını ciğerlerime doldururken bir yandanda kuş seslerini dinleyerek yolda süzülüyordum. Az ileride bir çıkış ve bir inişten sonra Garipçe Rumelifeneri yol ayrımına geldim.
Garipçe’ye daha önce bir kez araba ile uğramıştım. Karadenizden göç etmiş insanların yaşadığı sakin bir tipik Karadeniz köyüydü. Köye inen rampa beni çekmişti. Haziranda çıkmayı düşündüğüm Ege ve Akdeniz turuna kadar rampa çıkma çalışmaları yapmalıydım. Kendimi aşağıya doğru bıraktım. Adeta rüzgarla yarışıyordum. Özgürlük bu olmalı diye geçirdim içimden. Kaskımın kayışının boşta kalan ucu boynumun sağ tarafına kamçı gibi vuruyordu. Gözlerim sulandı. Hiç bir şey göremiyordum. Bisikletin kontrolünü kaybetmemek için km göstergesine bakıp süratimi göremiyordum. Bir anda bisikletimin havalandığını hissettim. Yoldaki bir kasise çarpmıştım. Hemen hızımı azalttım. Az sonra Garipçedeydim. Saat 09.00 du ve köy meydanı boştu. Alinin yerine gidip Restaurantın önüne bisikletimi kilitledim. Km göstergeme baktım. Kasise vurduğumda süratim 52,8 km imiş. Kaskımı çıkarıp içeri girdim. Benden başka müşteri yoktu ve belli ki çalışanlarda henüz müşteri beklemiyorlardı. Boş gözlerle bana bakarlarken bir yandan da masaları düzenliyorlardı. Kahvaltı yapmak istiyorum dedim. Sonradabn mekan sahibi Ali Bey olduğunu öğrendiğim bir şahıs benimle ilgilendi. Önce dışarı mı oturayım yoksa içeri mi diye kararsız kaldım. Hava soğuktu ve ben terliydim. Ali Bey “İsterseniz 2. kata oturun’’ dedi. Sonunda üzerime yanımdaki bütün giysileri giyerek dışarıya oturmaya karar verdim. Ali Bey isterseniz şal da alabilirsiniz deyince sandalyenin arkasında şal olduğunu gördüm. Giysilerin beni iyice koruduğundan şala gereksinimim kalmamıştı. Denizin hemen yanındaki masaya yerleştim. Hava soğuk olmasına rağmen deniz sakindi. Burası aslında balık lokantası idi ama sabahları kimse balık yemeye gelmeyeceğinden kahvaltı servisi yapıyorlardı.
Az sonra kahvaltı tabağım geldi. Kaç çeşit peynir olduğunu sayamadım. Siyah ve yeşil zeytin, köy ekmeği, kızarmış ekmek, kaymak ve bal geldi. Ali Bey arada bir gelip benimle ilgileniyordu. Etraf sessizdi, huzur vardı. Ali Bey az sonra gelip menemen, sucuklu yumurta veya mıhlamadan hangisini istediğimi sordu. Önümdekileri bitirmem olanaksızdı. Bu tabak 2 kişiyi doyururdu. İki yıldır mıhlama yemedim mıhlama olsun dedim. Ali, baba tarafımın Ordulu olduğunu ve üniversiteyi Trabzonda okuduğumu duyunca çok memnun oldu ve bana mısır ekmeği ile kendi yaptıkları Osmanlı çileğinden reçel ikram etti.
Mıhlama Ayder’in yukarısındaki Kavrun yaylasında yediğimiz Firdevs ablanın mıhlamasına asla rakip olamazdı. Peynir uzamıyordu. Ama değişik bir tattı. Ali Türkçeyi tam bir Trabzon lehçesi ile konuşmasına rağmen hiç Trabzon’a gitmemiş. İnanılır gibi değil. Garsonların çay servisi herhalde hiç müşteri olmamasından aksıyordu ve gelen çayda ılık seviyedeydi. Ben aslında çayı soğutarak içerim ama gelen çay ılık olunca iyice soğuyordu. Kalkmama yakın Üniversite öğrencileri yavaş, yavaş kahvaltıya gelmeye başladılar. Kalkıp kaskımı ve eldivenimi taktım. Hesap dedim. Ali Bey sen ilk müşterisin 15 TL versen yeter dedi.Acaba ilk olmasam ne kadar alacaklardı merak ettim.
Bisikletime binip az önce uçarak indiğim yokuşu kaplumbağa hızı ile çıkmaya başladım. Yokuşun bitiminde sağa doğru dönüp Rumeli fenerine doğru inmeye başladım. Fener’in yanındaki Seyrüsefa nın yanından birkaç kare fotoğraf çektikten sonra dönüş yoluna koyuldum. Yola çıkarken niyetim kahvaltıyı Seyrüsefa da yapmayı düşünmüştüm ama olmadı. Buradaki kahvaltı hakkımı bir başka sefere erteledim. Az önce indiğim rampaları çıkmaya, çıktıklarımı ise inmeye başladım. Sarıyerdeki 2 mola ile çıktığım rampayı inişte frenleyerek inmek zorunda kaldım. Rampaları inişlerinden dolayı seviyorum. Sarıyerden sonra düz bir yol olan sahil yolunu takip ederek eve geldi. Bisikletimin km göstergesi yapılan yolu 100 km ve pedal çevirme süresini 5 saat 34 dakika olarak gösteriyordu. Yorgun ama mutluydum. Bu daha başlangıç ve bu başlangıçtan memnunum. Zamanla daha iyi duruma geleceğimi biliyorum.
Gezinin fotoğraflarını buradan izleyebilirsiniz.