13 Ocak 2011 Perşembe

İSTANBUL-İĞNEADA 3. GÜN

25 Temmuz 2010 Pazar
Güngörmez Köyü, Kıyıköy, Hamidiye, Kışlacık, Sivriler, İğneada
Sabah erkenden kalktım. Bisikletimi hazırlayıp ev ahalisinin kalkmasını bekledim. Kısa bir kahvaltıdan sonra 8 de yola çıktım. Yolun ilk 28 km dün kattetiğim yol olduğundan benim için pek bir cazibesi yoktu.
Hava henüz ısınmamıştı. Günübirlik denize ve pikniğe gidenlerin araçları arada bir peş peşe yanımdan hızla geçip gidiyorlardı. Kıyıköye doğru ilerlerken Tekirdağ il sınırından Kırklareli il sınırına geçip yola devam ettim.





Bir manda sürüsüne rastladım.

Her taraf yemyeşil.

Fazla bilinmeyen bir milli park. Hoş girmek yasak diye tabelada var az ileride.

Sessiz sakin doğa ile baş başa ilerliyorum. Az sonra başlayacak olan yoğun trafik akşama kadar devam edecek.

Artık Kıyıköy arkamda kalmak üzere.

Dün Balkayadan Kıyıköy yoluna çıkmayı deneseydim gördüğünüz antenin yanına kadar çıkıp soldan 2. Yola girmem gerekiyordu.

Yoldan tek tük araba geçiyordu. Hava temizdi. Huzur içinde yol alıyordum. Sağımda kalan sapağı geçtikten sonra başımı çevirince karşı yönden gelenlerin görebileceği bir tabela gördüm. Bu benim devam edeceğim yoldu. Bakmasam başka yollardan gitmek zorunda kalacaktım.


Arkadaşımdan Hamidiye ye kadar ineceğimi, Kışlacık a kadarda çıkacağımı öğrenmiştim. Bu durumda iniş az çıkış çoktu.
Özellikle arka frenim nerede ise hiç tutmadığından temkinli iniyordum. Kıyıköye inen 2,5 km uzunluğundaki lahana bayırında arka freni sonuna kadar sıktığımda bisiklet hızlanmaya devam ediyordu. Bütün dikkatime rağmen bir ara karşıma 180 derecelik bir viraj çıktı. Baktım duramıyorum sol ayağımıda yola sürterek son anda yolda kalabildim. Köy adeta boş gibiydi. Kahvede sadece 2 kişi vardı. Bu köy baraj gölü altında kalacağından nüfus iyice azalmış.

Köy çıkışında rampa ile birlikte yeni dökülmüş mıcır yol başladı.

Yolda ilerlemek oldukça zordu.


Araba az geçtiği için arabaların tekerleklerinin mıcırları temizlediği yerlerden gittim. Yolun kenarlarına biriken mıcır bisiklet sürmeyi oldukça zorlaştırıyordu. Sonunda Kışlacık göründü.


Kışlacık ın 4 tane tarihi mekanının olduğunu görüyoruz tabeladan. Panayır iskelesi, G. Venezilosun evi, Mimar Sinan çeşmesi, kovantaşı mağarası.
Kahvenin önüne geldiğimde selam verip kaskımı çıkardım. Köylüler beni çok sıcak karşıladılar. Küçük Yusufu kaldırıp beni oturttular. 2 çay içip sohbet ettik. Çay parasınıda soldaki bey ödedi. Çay 25 kuruş.

G. Vezilos un evi rumlardan kalmaymış ve şimdi tamir ediliyormuş. Bunun gibi pek çok ev ya bakımsızlıktan yıkılmış veya orijinali korunmadan tadilat yapılmış. Mağara tadilattaymış ve yolu bisiklete uygun değilmiş. Panayır iskelesi deniz kenarıymış ve çok güzelmiş. Uzun metreler gögüs hizasını geçmezmiş. Köye 12,5 km uzakta olduğundan 25 km fazladan yol yapmamak için vaz geçtim. Sivrilerden Demirköye kestirme bir yol olduğunu söyledim ve nasıl gidebilirim diye sordum. Yol stabilize ve sürat yapamazsın ama araba yoluna göre daha kısa, orman içinden gidip bir dere geçeceksin dediler. Aralarında 2 yolun zorluklarını tartıştılar ve sonunda orman yolundan da gidebileceğime karar verdiler. Bende değişiklik olsun diye ormandan gitmeyi seçtim. Sivrilerde kahvedekilere sor sana yolu tarif ederler dediler. Sivrilere kadar yolda çeşme olmadığını söyleyip suyumu doldurmamı tembih ettiler. Tarihi çeşmede sularımı doldurdum. Bu çeşmenin suyu yaz ve kış 6 derece sıcaklıkta akarmış.

Kahvedekilerle vedalaşıp yola koyuldum. Az sonra yanımdan geçen araç şoförü selam verdi. İleride tarlasının kenarında durup arabasından indi ve tekrar selamlaştık. Bana ikramda bulunmak için soğan istermisin diye sordu. Teşekkür edip yola devam ettim. 2 gün önceki kavundan sonra soğanı taşımaya hiç niyetim yoktu.

Burası da Panayır iskelesinin köyün 4 km dışındaki diğer girişi. Köyden Panayır iskelesine insem buradan çıkacaktım. En kısa zamanda buralara tekrar gelip panayır iskelesinide görüp konaklamak istiyorum.

Sivrilere hala 10 km yolum var.

Burada verdiğim kısa bir molanın ardından yola devam ettim.

Bu böğürtlenleri görünce böğürtlen yememe kararımdan vaz geçip oradaki bütün olmuş böğürtlenleri yedim. Her birisi bir üzüm tanesi kadarlardı ve şimdiye kadar yediğim en lezzetli böğürtlenlerdi.

Sivrilere doğru doğa ile baş başaydım. Ne bir araç nede bir insan vardı.

Doğa ile baş başaydım.


Bu bölgede asfaltta erime yok. Yalnız asfaltın sürüşe uygun olduğunu söylemek imkansız. Aşağı doğru hafif eğimde pedal basarak 13 km hıza zor ulaştığınızda oluyor, hafif çıkışta 20-25 km hıza ulaştığınızda. Adeta yoldaki bir vantuz tekerleklerinizi tutup bırakmıyor.

Sonunda Sivrilerdeyim.

Demirköy üzerinden gidecek olsaydım bu yolu takip edecektim.

Köy kahvesinde 2 çay içtim. Masama gelip oturan iki köylü sanki yokmuşum gibi davrandılar. Ezan okununca kalkıp camiye gittiler. Buradakiler Kışlacıklılar gibi cana yakın değiller. Kahveciden yolu öğrenip devam ettim. Burada çay 30 kuruş.

Yol oldukça bozuk ve hep iniş. Fren yapmaktan avuş içlerim ağrımaya başladı.

Suyum olmasına rağmen çeşmeden tazeledim.

Kahvecinin söylediği kavşağa geldim. Kahvecinin dediği gibi sola devam ettim.






Yolun devamındaki levha moralimi bozdu. Sonra benim aracımın bisiklet olduğunu anımsayıp yola devam ettim.

Dere yolun bir kısmını götürmüş.

Bu dereyi birde kışın görmek lazım.


Dereye geldim. Köylüler dere kurumuşsun rahat geçersin demişlerdi ama ayakkabı ve çorapları çıkarmadan geçmek mümkün değil.

Tekerlekleri kuma gömülen bisikletimi iterek karşıya geçtim. Su çok sıcaktı.

Burası Longoz ormanı. Sinek çok fazla. Su içmek için bile duramıyorum. Sinekler ordu halinde önümde uçuyorlar. 16 km hızın üzerine çıktığımda kayboluyorlar yavaşlayınca yeniden üşüşüyorlar.

Bir ara yokuş çıkarken ağaçların arasından bir kızıl tilki başını uzatıp beni görünce ağaçların arasında kayboluyor. Bir göl levhası görünce 2 km gitmeyi göze alıp yola girdim yol ıssız bir ben varım bir de ormanın gerçek sahipleri. Benim gördüğüm en azından tilkiler var görmediğim kim bilir neler var. Ama 3 km gittiğim halde gölü göremedim. Yolun sonunda açık bir demir kapı görünce köpek olabilir diye geri döndüm.


21 km sonra orman sona erdi ve İğneada yoluna çıktım.

5 km sonra İğneadaya geldim.

İlk işim otogara gidip dönüş bileti almak oldu. Otogar anababa günüydü. Kimi bilet arıyordu, kimi biletini otobüs gelmedi diye iptal ettiriyordu. Doğrusu bu durum gözümü korkuttu.


Önce İğneadayı dolaştım.




Çok kalabalıktı ama ben geldikten bir süre sonra insanlar gitmeye başladılar.

O günkü pedal sürem.

Yaptığım yol.

Ortalama hızım.

Max. Hızım.

Geceliği 3 TL olan kampta çadırımı kurdum. Elektrik yok. Tuvaletler felaket kokusundan yanına yaklaşmadım. Bir çeşme var her daim başı kalabalık. Duş yolun karşısındaki plajda. Allahtan plaj bedava.


İnsanlar sahili terketti.

5 yıldızlı bir otel var.

Fayton sefası yapanlar.

Burada kuzey rüzgarı karadan denize estiğinden dalga nispeten az oluyor.


Yemek için alternatif bol. Ben köfte menü yedim. Hava kararmaya başladı.

Romantizmin tavan yaptığı an. Her şey tamam sadece kumsalda el ele yürüyen aşık bir çift eksik. En beğendiğim fotoğraf bu oldu.

Akşam sivrisineklerden korunmak için erkenden yattım. Sabah 7 de kalkıp denize girdim. Sonrasında kahvaltımı yapmak için meydana doğru yürümeye başladım. Yolda otelin bahçesinin yanındaki değişik yapraklı ağaç dikkatimi çekti.



Kahvaltımı yaptım. İğneada restaurantta balık menü fiyatı hiçte fena değil.

Dönüşte bu güzel çiçekleri gördüm.


Kaldığım kampın erkekler tuvaleti. Bu mesafeden bile burnum düştü. Kullanmam mümkün değil.

Tekrar denize girdim. Rüzgar karadan esmesine rağmen deniz dalgalıydı.


İğneada meydanından görüntüler.








Buda İğneada meydanının 360 derece panaromik fotoğrafı.

Otobüs saati yaklaşınca çadırımı ve eşyalarımı toplayıp otogara gittim ve adeta İETT otobüsü gibi kalabalık bir otobüsle yola çıktık.
Bu bölgeye yeniden gideceğim ve daha çok kalacağım. Offroad gezi isteyenlere, performansını test etmek istiyenlere, performans arttırmak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.