13 Ocak 2011 Perşembe

YALOVA - TRİLYE

21 Haziran 2010 Pazartesi
Sabah Yenikapıdan feriot ile Yalovaya geçitik ve her ne kadar Yalova Pastanesinde olduklarını tahmin etsemde yinede telefonla Mert’i aradım ve Yalova Pastanesinin önünde olduklarını öğrendim. Eskişehir turuna çıkarkende uğramıştık ama o zaman tadilatta olduklarından oturup bir çay içememiştik. Bu seferde çay içemedik çünkü biz geldiğimizde ekip pastanenin önündeydi. İlk kez birlikte pedal basacağımız Ahmet ile Dinçer Yalovadan otobüs ile gelmişler. Kaza geçirdiğinden beri görmediğim Hasan gelmişti. Kazadan sonra soğuduğu Trek Fx 7.0 bisikletini verip Marin almış. İhsanla uzun bir aradan sonra ilk kez karşılaşıp hasret giderdik. Geçen haftanın yıldızı Selçuk benim geleceğimi öğrenince bende geliyorum demiş. Sağolsun sayesinde onurlandım. Güzel şey insanların birbirini sevmesi, birbirlerinden keyif alması. Ve kaptan Mert her zamanki güler yüzü ve sıcaklığı ile bizleri kucakladı.







2 eksiğimiz daha vardı. Gökçe ve Engin. Gökçe uyuya kalınca Bostancı feriboyunu kaçırmış Pendikten geliyormuş. Turun başlangıç saatini 10.30 olarak revize edip Atatürk heykelinin olduğu meydana gidip beklemeye başladık. Başladık dediysem miskin, miskin oturup beklemedik tabi. Hemen fotoğraf çekmeye ve çektirmeye koyuldum. Amele yanığı vücudumu biraz daha düzene sokabilmek için bu hafta BJK basket formasını giyip kollarımıda güneş yağı ile korumaya aldım. Kolları halledeceğimde bacakları ne yapacağım bilmiyorum. Taytın izi çok komik görünüyor.

Selçuk çocukken yaptığımız gibi bisiklete ters binerek sürmeye başladı. Ahmet bu konuda iddialı olduğunu hem ters sürüp hemde istediği yöne dönerek gösterince denemeye hevesli olanlarımızın hevesini kursağında bıraktı. Daha iyisini yapamayacağımızı içten içe kabullenip vaz geçtik. Gün güzel başlamıştı. Turunda güzel olacağı daha şimdiden belliydi.


Bu arada her Yalova turunda olduğu gibi bu günde Atatürk heykelinin önünde toplu fotoğraf çektirdik. O fotoğraf Mertin makinesinde. Gökçe ve Engininde gelmesi ile turumuz başladı.



Süpürgelik rampasını çıkarken bir ara yolun kenarında durmuş bir motorsiklet ve arabanın içindekilerin tamamının yol kenarındaki bir tarlanın kşraz ağacına tırmandıklarını gördüm. İçim gitti ama rampa çıkmanın dayanılmaz cazibesine yenilip devam ettim. Mert tepeden bir önceki benzin İstasyonunda guruptan kopanları beklerken ben Dinçer ve Ahmet tepedeki Petrol Ofisinde beklemeye başladık. 4 tane Amerikan arabası geziye çıkmışlar. Bir tanesi hararet yapınca mola vermişler. Buick çok hoşuma gitti.

Bir süre sonra arkadakiler birer ikişer gelmeye başladılar.





Son olarak Engin geldi. Havanın sıcaklığı ve kaybettiği su Enginin ıslak kollarından belli oluyor.

Onun ardından da Mert herkesi toparlayarak geldi.




Herkes geldikten sonra yeniden yola koyulduk. Hiç mola vermeden ve tempoyu biraz arttırarak yola çıktık. Orhangaziye kadar güzel bir inişin ardından Gemliğe ulaştık. Durmadan yola devam edip Gemlik çıkışındaki rampayı tırmanmaya başladık. Durmadığımız için fotoğrafta çekemiyordum. Hava çok sıcak ve tempo yüksek olduğundan fotoğraf çekerken kaybedeceğim zamanı kapatabilmek için çok efor sarfetmem gerekecek. Rampanın ortalarına geldiğimde yolun kenarındaki Atatürk posterini görünce dayanamayıp durdum.

Hazır durmuşken birde Gemliği görüntüleyeyim.

Fotoğrafın ardından pedallara asılıp uzaklaşan ön gurubu yakalamak üzere yola koyuldum. Az ileride onlarda arkada kalanları beklemek için durunca kolayca yetişmiş oldum. Arkadan gelenleri fotoğraflamak için döndüğümde fotoğrafını çektiğim Atatürk panosunun arka yğzğnde başka bir Atatürk panosu olduğunu gördüm. Bilseydim Durduğumda o görüntüyüde fotoğraflardım.

Yolun karşı kenarına geçip o görüntüyü daha iyi bir açıdan fotoğrafladım.

Toplandıktan sonra pedal basmaya devam ettik.




Az ileriden Kurşunlu yönüne saptık. Yolun asfalt kalitesi kötü olduğundan sürtünme kuvveti fazla. Bisiklet insanı bir hayli zorluyor. Yol dar ve araç trafiği yoğun. Her ne kadar tek sıra halinde yolun kenarından gitsekte ziftin üzerine dökülen mıcırla yapılan yolun kenarındaki mıcırlar tam yapışmadığından sağa fazla yanaşamıyoruz. Sürücüler genellikle saygılı. Yol müsait olduğunda bizi solluyorlar. Bir tane kendini bilmez bana korna çalınca kendisi ile polemiğe girdik. Durmadı devam etti. Yolun kendisine ait olduğunu zannediyor. Varsayki ben romorklu bir traktör kullanıyorum o zamanda kenara çekilsene diyecek misin? Veya ben kullandığım aracı yola park edip gitsem yine kenara çekil mi diyeceksin? Kara yolundan gitseydik bu yoldan daha güvenli ve rahat bisiklet sürerdik. Artık denize ve piknik alanlarına yakın yerlerde güvenli bisiklet sürmek bir hayal oldu. Sonunda Kurşunluya geldik. Kurşunlu limanı insanlara plaj olmuş. Kıyı boyunca su çok bulanık ve aşırı kirli. Ayağımı sokamaya bile çekineceğim suda insanlar yüzüyorlar.



Az ileride bir çay bahçesinde çay molası verdik.

Biz çay bahçesine girdiğimizde kenarda oturan birisinin Selçuk’a ayakkabıların kalli mi demesi hepimizi şaşırtıyor. Bu köy kahvesinde böyle bir soru ile karşılaşmayı kimse beklemiyordu. Karşıdaki kişi zamanında Bakırköy kulübünde bisiklet sporu ile ilgilenmiş. Selçukta gençliğinde aynı kulüpte spor yaptığından ikisi arasındaki sohbet koyulaştı.


Çayları içip yola devam ettik.

Mudanyaya doğru Ahmetle Dinçer aralarındaki konuşmada 2 sıkı rampa olduğunu söylüyorlar. Az sonra rampa göründü. Dinçer önümüzde dik bir rampa var dedi. Geçen haftakilerden sonra fark etmez onların yanında görünen rampanın lafı olmaz dedim. Rampayı tırmandık. Tam bitti derken rampa tekrar başladı. Mert bu noktada yeniden toplanmamız için durdu. Ben tepede bekleyeceğim deyip devam ettim. Bu arada Dinçerin dizindeki sakatlık nüksetti. Rampa iyice dikleşti. İşte o zaman az önce söylediklerim için pişman oldum. Llahtan kısaydı be bitince gelenleri beklemek için bir zeytin ağacının gölgesine oturdum. Az sonra Selçuk göründü. Seni yalnız bırakmak istemedim dedi gülerek. Rampada epey dşkti km saatim bir ara eğimi %14-15 olarak gösterdi dedi. Allahtan fazla devam etmiyordu, mesafe kısaydı. Herkes gelince tekrar devam edip güzel bir inişle Mudanyaya geldik. Burada hiç durmadan devam ettik. Mudanya çıkışındaki rampanın tepesinde tekrar durduk. Hasan yorulduğundan mudanyada kalmış.


Yolda hava kapandı, gök gürledi. Az önce 37-ila 40 derece arasında seyreden sıcaklık 32 dereceye düştü. Yağmur geliyordu. Önümüzdeki yokuşları aşıp Trilyeye ulaşmamıza az kalmıştı. Ahmet önde gidiyordu. Mertle ben peş peşeydik. Atakan çeşmede durduğundan bizden uzaklaşmıştı. Rampa aşağı iniyorduk. Karşıdan gelen bir Spring araç sola dönüp mıcır dökülerek yapılan cebe parketmek için hareketlendi. Mert fren yaparak hop, hop diye bağırdı. Km göstergem 35 km civarında bir hızla gittiğimizi gösteriyordu. Mert duran aracın önünden bir yay çizerek sıyırdı. Ben durdum ve tepki gösterdim. Bazı sürücülerin gözünde yoldaki kedi yavrusu kadar değerimizin olmadığını bir kez daha gördüm. Bu zihniyette insanlar yollarda, direksiyon başında olduğu müddetçe daha çok Çağatay Avşarlar yaşamını kaybeder. Artık yollar bana güven vermiyor. Trilyeye ulaştığımızda yağmurda başladı. Yerler ıslanmadan da durdu. Hasandan Mudanyada 45 dakika yağmur ve dolu yağdığını öğrendik.





Balık sezonu olmadığından bizim barbunya yeme hayali yalan oldu. Salaş bir balıkçıya oturmaya karar verildiğinde ben ithal uskumru yemem diye itiraz ettim. Çipura varmış tamam dedim. İthal uskumru 5 TL o balığı yiyecek olsam Eminönüne gider 4 TL ye yerdim. Samatya meydanında ise 2,5-3 TL ye yerdim. Burada salaş tezgahlarda bile balık pahalı.






Balıktan sonra çay bahçesine gidip çayları içtik. Buğulu bira bardağı içimdeki sanatçı ruhu şahlandırdı.

Gecikmemek için dönüş yoluna çıktık. Dizi ağrıyan Dinçer ile Kartala dönecek Engini Bursaya gidecek otobüse bindirirken Yalıköden dönüşte Çağatayı otobüse bindirebilmek için şoföre adeta yalvararak dil döktüğümüz an aklıma geldi. Burada şoför hiç nazlanmadan arka bagajını açtı.


Mudanyaya geldiğimizde Ahmetin önerisi ile sahilden girdik. Sahil o kadar kalabalıktıki bir ara inip bisikleti itmeyi bile aklımdan geçirdim. Adeta İstiklal Caddesindeydik. İskeleyi geçtikten sonra sağdaki iki dondurmacıdan ilkine girerken diğer dondurmacıdaki güler yüzlü garson kızın buyrun demesi ile oraya yöneldik.

Kimimiz dondurmalı tatlı, kimimiz dondurma yedik kimimizse sadece su içtik.

İhsan tur boyunca telefonu elinden düşürmedi.



İşte güzel garson kızımız. Kızcağız siparişleri karıştırıp Ahmetin dondurmasını getirmeyi unutunca Ahmet suyunu içip dondurmayı iptal etti. İzin isteyip Bursaya gitmek için yola çıktı.


Selçuk geçen hafta olduğu gibi oynadığı bilgisayar oyununu devam ettirmek için kızına filoları galaksiye yolla diye talimat verdi.

Dndurmacı bize jest yaparak kestane şekeri ikram etti. Kendiside BJK lı olduğundan Selçuk ile bana iltimas geçip 2 şer tane verdi. Dondurmalardan sonra feribota binip Yenikapıya doğru yola çıktık.


Her feribot dönüş yolculuğunda olduğu gibi bu seferde orta salonda toplanıp sohbete devam ettik.

Bir turu daha burada sonlandırdık. Bir başka turda tekrar birlikte olabilmek dileği ile. Başta Bursadan Yalovaya gelerek tura katılan Ahmet ve Erdinç olmak üzere tüm katılımcılara hep birlikte güzel bir gün geçirmemize katkıda bulundukları için teşekkür ederim.