27 Nisan 2012 Cuma

GÜMÜŞPINAR - KIYIKÖY

26 Nisan 2012 Perşembe
Gece hava çok soğudu. Kaz tüyü tulumun kapüşonunu aldığımdan beri ilk kez kafama örttüm. Ellerim tulumun içinde iyice büzülmüş şekilde uykuya daldım. Arada bir uyandığımda soğuğu yeniden hissediyorum. Bir ara kapüşon başımdan sıyrılmış yüzüme kadar çekip uyumaya çalıştım. Matın üstünde uyumak hiçbir zaman yatakta uyumanın yerini tutmuyor. Mat istediği kadar şişme olsun. Kabul ediyorum süngere göre çok daha konforlu ama asla bir yatak değil. Evde sabaha kadar deliksiz uyurken çadırda tavşan uykusu uyuyorum sık, sık uyanarak.

Gün ışımadan Atilla ile Muratın sesi gelmeye başladı dışarıdan. Yanlarında 1 uyku tulumu ve 1 mat vardı. Belli ki gece onlar için çok zor geçti. Sabahın ayazında tulumun hava girecek yerlerini daha da kapatırken onları düşünüp içinde bulundukları durumu daha iyi anladım. Aslında dün gece yanımdaki 2 montu ve 1 uzun taytı uyku tulumu olmayan Atillaya vermeyi düşündüm ama benden iri olduğundan teklif etmedim. Gece arkadaşlarımız uyku tulumunu üstlerine örtüp soğuğu paylaşmayı tercih etmişler. Ben bu yaşamı bunun için seviyorum. Karşındakinden bir beklenti içinde olmadan insani duyguların ön plana çıktığı, varlığın da yokluğunda paylaşılmasını.
Gün ışımasıyla birlikte kuşlarda ötmeye başladılar. Özlemişim kamp hayatını. Hava hala soğuk ve hiç kalkasım yok. Sonunda daha fazla direnmeyip kalktım. Herkes ayaktaydı. Yeni aldığım Brooks sele ile ilgili yorumları okuyup burnunu hafif yukarı kalkık olarak monte etmiştim ama dün yol boyunca yokuş çıkarken sele üzerinde geriye doğru kaydım ve selenin geniş kısımları bacaklarıma baskı yapıp beni perişan etti. Bir ara bana bu seleyi kim tavsiye etmişti ulan diye söylenmiştim.
Murat ve Sezer çadırlarını toplamaya başlamışlar ben kahvaltıdan sonra toplamayı tercih ettim.



Kamp alanının yan tarafında çim futbol sahası var. Sezer Murata Fenerbahçede bile böyle tesis yok diye takılıyor.


Murat ve Sezerin eşyalarını benim çadırıma koyup kahvaltı için köyün içine gittik.




Henüz köyün sokakları boş.



Köyün bakkalından kahvaltılıklarımızı aldık.



Bisiklet turlarımda ilgimi çeken bir konu köylerde çok sayıda kahve olması. Burada da bakkalın yanında bir kahve var ve bundan başka 2 kahve daha gördüm.


Baharla birlikte ağaçlar çiçek açmış.



Sezer ikimizin yiyeceğini almış geliyor.


İlerideki bir kahvede çay eşliğinde karnımızı doyurup kamp alanına geri dönüp hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Eşyalarımı bisikletime yüklemeden önce selemin ayarını yeniden yapıp burnunu aşağı düşürdüm. Deneyerek en uygun pozisyonu bulmaya çalışacağım. Bu turda yeni satın aldığım sele ve gidon çantasını ilk kez kullandım. Sele için her ne kadar ilk edindiğim izlenim olumsuz olsa da şimdiden kesin bir şey söylemek için erken. Gidon çantası endişelerimde haklı çıkmamı sağladı. Ön far çanta yüzünden yolu aydınlatamıyor işin enteresanı görünmemi de sağlamıyor. Çantanın önündeki reflektör görünmemi sağlayacak. Birde çantayı 4 parçaya bölen parça yolda titreşimden yukarı doğru kalkıyor. Çantanın çıtçıtlarını kapatınca içinden makineyi çıkarıp fotoğraf çekmem zor oluyor. Kapatmasam bu sefer yokuş aşağı hızlı giderken kapak yukarı kalkıp açılıyor ve bilme daha da yukarı kalkıp kapağı itiyor. Bu yüzden bu turda pek çok güzelliği es geçmek zorunda kaldım. Karar verdim bel çantamı yeniden kullanıp içine sadece fotoğraf makinemi koyacağım.
Bisikletlerimizi yükledikten sonra toplu halde fotoğraf çektirdik. Sevgili Muharrem'e yardımları için çok teşekkür ediyorum.



Bu gün önümüzde yaklaşık 70 km yolumuz var.




Find more Mtn Biking in


Fotoğraftan sonra daha önce planladığımız gibi 10 dakikalık gecikme ile 10:10 da yola çıktık. Bir an önce Kıyıköye ulaşmak istiyorum. Dün burada duş yapamadım, toz toprak içindeyim. Pedallara basıp yola koyuldum. Tatlı bir inişten tel gibi süzüldüm aşağıya. Gece dinlenen vücudumda bir önceki günkü yorgunluktan ve sele ağrısından eser yok. Gümüşpınardan 11 km sonra Aydınlara ulaştım. Bu yoldan geçen geçişimde burada yemek yemiştim. Arkamda kimse yok ama benimde beklemeye niyetim yok nasıl olsa gideceğimiz yer belli ve yolda kaybolmaya imkan yok.
Bir gün önce Gümüşpınarda arkadaşlar Muharreme yolun durumunu sormuşlardı. Muharrem Önünüzde sadece 2 yokuş var, sonra Saraya kadar hep ineceksiniz demişti. Oysa benim aklımda kaldığına göre bu yol Kıyıköye kadar iniş çıkışlarla devam ediyordu. Arkadaşlara bisiklete binmeyenden yol hakkında bilgi almamalarını araba ile gittiklerinden onlara düz gelen yolun aslında bizim için yokuş olabileceğini söyleyip uyardım. Daha şimdiden aştığım tepelerin sayısını unutmuştum ve önümde bir yenisi görünüyordu. Bunlar aslında çok yüksek çıkışlar değildi ama kısa olmalarına karşın dik ve sürekliydi. Birde soğuk asfaltın beni bırakıp gitme dercesine sırnaşık tutuculuğu eklenince insanda bıkkınlık hissi yaratıyorlar.
Binkılıça yaklaştığımda arkamdan Atilla yetişti.


Arayı çok açmışsın gurubun sonu ile neredeyse 10 km fark oluşmuş dedi. Kıyıköyde buluşuruz biz devam edelim dedim.


Atilla bazen öne geçiyor, durup fotoğraf çekerken arkamda kalıyor. Sonra yeniden yetişiyor birlikte sohbet ederek gidiyoruz. Ben aslında yolda konuşmayı sevmem hele yokuş çıkarken asla konuşup kıt enerjimi çene çalarak harcamam. Yokuş çıkarken ve inerken asla çalan telefonumu açmam.
Bir ara karşımızda bir yokuş belirdi duvar gibi çok dik görünüyordu Atillaya hani 2 yokuş vardı iniyoruz çıkıyoruz bitmiyor dedim. Atilla yokuşun dikliğinden ve heybetinden söz etti. Göz yanılıyor dedim yaklaşınca aslında çok dik olmadığını göreceğiz dedim. Artık karşıdan uzaktan ve yandan gördüğüm yokuşlar hakkında yorumda bulunmuyorum. O açılardan göz yanılıyor. En iyi karar verme noktası yokuşun başladığı yer.


Saraya doğru yola devam ediyoruz.



40. km de Saraya ulaştık ve yola hiç durmadan Petrol Ofisinin yanındaki Kastro 28 km yazan tabelanın yanından sağa dönerek devam ettik. Artık Saray arkamızda kalmıştı.


Az sonra Kıyıköy levhası da göründü, önümüzde 27 km kalmıştı ve buraya kadar hiç durmadan pedal çevirmiştim.


Atillanın içi rahat değildi, Sezeri aradı arkadakiler yemek yiyelim diyorlar istersen bekleyelim dedi. Ben durmadan devam edip Kıyıköye bir an önce ulaşmak istiyordum ama sonra Atillaya hak verdim açlık, yorgunluk ve pedalları çevir çevir önünde kimse yok durumunda insan moralman yıkılır ve konsantrasyonu kaybolur. Güngörmez köyü girişindeki arkadaşıma uğrayalım orada bekleyelim dedim. Mithatın doğa ile iç içe şirin evinde mola verdik.


Bir süre sonra telefonla adresi verdiğimiz Sezer geldi.




Ev sahiplerimiz kahvaltıdaydılar bizide davet ettiler.


Kahvaltının ortasında Kemalde geldi. Muratın telefonu kapalı ulaşamıyoruz. Ulaştığımızda bulunduğumuz noktayı geçmiş az ilerideki köydeymiş. Devam etmek istediğini söyledi. Kahvaltı, sohbet, fotoğraf derken epey zaman geçti. İzin isteyip yola çıktık. Yine Atillayla birlikte gidiyoruz ve arkamızda kimseler yok. İyi bir tempo yakaladık yer yer 30-35 km hıza çıkıyoruz, Kıyıköye tahminimizden önce varacağız.


Kastro koyu kavşağını geçtiğimizde Kıyıköye 10 km yolumuz kaldı.


Önümüzde bir çıkış, sonrasında iyi bir iniş var ve Kıyıköye girerken de kısa fakat dik bir çıkış yapacağız. Yokuşa başlarken Sezer bize yetişti.



Ama yokuş başladığında siz devam edin beni beklemeyin dedi.



Yokuşu bitirdik az sonra inmeye başlayacağız.


Yokuşun sonunda derenin üzerinden geçip


Kıyıköye ulaştık.


Kısa yokuşu çıkıp Kıyıköyün içine geldik.


Kamp alanına devam etmeyip hemen arkamızdaki Sezer'i bekledik. Bizden önce Kıyıköye gelen Murat yemek yiyormuş.


Çıktığımız yokuşun arkasındaki vadiye inip kamp alanına yöneldik.



Çorlulu dostlarımızla 1 günlük gecikme ile de olsa buluşup tanıştık.


Cadırlarımızı kurmaya başladık. Bu gün çadırını tek başına kurmaya niyetlenen Kemal ortaya çıkan bu manzara ile pes edip yardım istedi.



Arkadaşlarımız bizi masaya davet ettiler. Sanki birbirimizi yıllardır tanıyormuşçasına bizi çok sıcak karşıladılar.


Sezerle birlikte denize girmeye karar verdik. İlker deniz çok soğuk vazgeçin diye uyardı ama kararımızı değiştirmedik.






Su çok soğuktu bunda yan tarafta denize dökülen derenin de etkisi olduğunu düşünüyorum.





Denizden sonra Sezerle Kıyıköyü gezmeye çıktık.


İlk durağımız Aya Nikola.



Sonra Limana indik.





Burada eski bir dostla karşılaşmamız hoş bir sürpriz oldu. Tanıştırayım Kırlangıç balığı, çorbası nefis olur.


Limanın yanındaki banka oturduğumda altımda bir çıkıntı hissettim herhalde bankın vidasının üzerine oturdum deyip kalktığımda zemin düzdü o zaman anladım ki sele üzerinde ezilmekten kalçalarım şişmiş. Bu şişliği daha sonra akşam yemekte oturduğum plastik sandalyenin Kim ne derse desin şimdilik seleden pek memnun değilim. Angel ada sorduğumda internette herkes çok rahat diye yorum yapıyor ama 3.000 km dir üzerindeyim benim için tam bir hayal kırıklığı demişti. Limandan Kıyıköyün çarşısına giden yokuşu çıktık.







Kıyıköyde bunun gibi yıkık dökük tarihi bina çok. Aslında bu yapılar devlet eliyle onarılıp ayakta tutulsa çok daha güzel olur.






Akşam oldu ve hava serinledi istemeyerekte olsa bu güzellikleri arkamızda bırakıp kamp yerimize doğru yürümeye başladık.




Güneş batmak üzere.


Kamp alanına geldiğimizde sevgili İsmail mangalı yakıp tavuklar ile köfteleri pişirmişti bile.


Sıra aç karınlarımızı doyurup günün yorgunluğunu çıkarmaya gelmişti.




Tam kadro mangal başındayız.



Yemeğimizi yedik, karnımız doydu.


Sıra geldi bu tür etkinliklerin olmazsa olmazı olan kamp ateşine.




Sohbet koyulaştı, anılar paylaşıldı, şaraplar, rakılar, biralar içildi.





Zaman ilerledi, gözlere rehavet çöktü.




Saat 12 olmuş. Artık yatalım dediler sabah erken kalkıp yola çıkacağız bu sefer yolda konaklama gibi bir seçeneğimiz yok.


Bu gün katettiğimiz yol.


Pedal çevirme sürem.


Ortalama hızım.


Yarın bizi uzun bir yol bekliyor.